Ocak ayından nefret ediyorum

Benim için çok önemli biri, yirmi yılı geçkin bir zaman önce “ikisinin de ölüm tarihlerini hatırlamıyorum” demişti. Anne ve babasından söz ediyordu. Aynı şey uzun süre benim için de geçerli oldu. Ne önce giden babamın ne de çok daha yakın zamanda giden annemin ölüm günlerini, aylarını hatta yıllarını hatırlayamadım. Daha sonra iki şey oldu ve ben en azından ayı ve yaklaşık günlerini unutamaz oldum.

Önce halam, kardeşini ve gelinini takip edip peşlerinden gitti. Bu arada gitmek için de aşağı yukarı saatine kadar tutturarak annemin ölüm yıl dönümünü yakaladı. Çok iyi anlaşırlardı zaten…

Tam yine unutmayı becerecekken, başka bir kıymetli insan, durup dururken annemin ölüm yıl dönümü için güzel laflar etti. Çok da iyi etti aslında, ama zamanlaması çok net bir şekildeydi. Artık ne annemin, ne halamın, ne de onlardan altı gün sonra gelen babamın yıl dönümünü unutabileceğimi sanmıyorum. Bir haftadır her gün aklımdalar, daha sekiz dokuz gün böyle gidecek galiba…

İnsanların kıymetlerini, ancak kaybedince anlamak ortak problemimiz. Bu konuda ne yazık ki ders almak da, vermek de mümkün görünmüyor. Ben hala çoğu insana ne kadar önemli olduklarını anlatamadığımı biliyorum. Daha ötesi bunun öğretilebilir, ifade edilebilir bir şey olmadığını da çok defalar gördüm. Herkes ancak kendi başına geldikçe öğreniyor. Yok yapacak bir şey.

All I see on Quora is saddening marriage stories of betrayal and adultery. Does anyone have a good one?

Although I have not written my “sad” story in Quora, yet, I might have an explanation. When you are happy with your marriage (hard to believe, but all divorcees were once married happily) there is almost nothing to tell, there is no story so to speak. OK you are happy, so what, you are expected and expecting to be happy…

However when your marriage become unhappy, there is always a story behind, either betrayal, or a nonsense discussion over something stupid, or a sickness, or an economic problem or, or, or… Because of this, only unhappy people have something interesting to tell.

Happy people on the other hand can either tell some little silly stories about how he proposed under the rain, or how she first kissed him with no reason at all, or how they could keep their relation as it is for 20+ years. A relation is almost the only thing we have in our lives which we do not want to see any “development” about. When your partner tells you that you “need to speak” it is almost always because they are going to give a bad news

We expect to fall in love, get together, maybe marry, have some kids and get old together, this is the routine. And besides how successful we are in keeping the routine intact for so many years, there is nothing to tell in a happy relation. And yes, it is boring, not to have anything interesting to tell because you are happy…

Garip bir gün

Dün garip geçti. İyi ve kötü, üzücü ve neşeli şeyler arka arkaya geldiler. Aslında bu hayatın doğal akışı, ama sanki dün frekans biraz yüksekti. Olan bitenin detayını yazmak doğru gelmiyor, hemen her şey başkalarıyla ilgiliydi. Ama ana fikir olarak bakarsak:

  • Sevdiğim biriyle ilgili çok kötü bir haberi bir dergi sayfasından aldım.
  • Başka sevdiğim biriyle yemek yedim, en az sekiz dokuz aydır görmemiştim, iyi geldi.
  • Benim için önemli birinin kabul etmediği kadar hasta olduğunu öğrendim.
  • Karşılıklı çok haksızlıklarımız olan birini hatırladım, bir bahaneyle. Ama bu sayede son analizde bana ne büyük iyilikler yapmış olduğunu gördüm. Belki bir gün cesaret edip kendisine de söylerim.
  • Karşılıklı daha da haksızlıklarımız olan başka biri hakkında da bir sürü konuşmam gerekti. Şansım varmış, kurtulmuşum…
  • Bir arkadaşımla uzunca bir telefon konuşması yaptım. Kötüydü, belki konuşmamızın sonunda daha iyi hissetmeye başlamıştır. Umarım daha iyi olur.
  • Arada Tekila’nın kuyruğuna bastım, umurunda bile olmadı. Ya ben zayıfladım iyice (hah!!) ya da çocuk artık iyice antrenmanlı, etkilenmiyor bile…
  • Başka bir arkadaşımın annesi için, annemin doktorlarından birini tavsiye etmem gerekti, umarım faydası olur.

Şimdi bu kadar şeye bakınca, dün Cumartesi gibi değil de yoğun toplantılı bir iş günü gibi geçmiş anladığım kadarıyla. Asıl yazmak istediğim şeyler çok başkaydı ama hayat ayağıma bastı bugün. Yoksa sabahtan beri aklımda ana fikir olarak en kötü yalanları insanın kendine söylediği dönüp duruyor. Bu konunun benim için önemi büyük.

İnsanlar farklı sebeplerle mutsuz olabiliyorlar. Bu sebeplerin önemli kısmı “başarısızlık” olarak nitelenebilecek şeyler oluyor. Gördüğüm, hissettiğim, bazen şahsen yaşadığım üzere, başarısızlık olarak algıladığımız durumlara tercihen harici olarak, bir açıklama ya da bahane bulma ihtiyacı kuvvetli. Bu ihtiyacın cevabı sık sık yalanlardan, bazen de kendine söylenen yalanlardan geçiyor.

Neyse yalanlar, kendine, başkasına, topluma söylenen yalanlar konusuna oldukça uzun ve detaylı girmem lazım, bu da bugünden sonra kolayca toparlanabilecek gibi durmuyor. Ama, bir gün bunca zarar veren yaklaşımı hayata profesyonel bakış açısı haline getirmiş insanların kendilerine, çevrelerine ve bana verdikleri zararı anlayacak, açıklayacak, ifade edebilecek şeyleri yazmam lazım.

Sıkıntılar ve hayat

Geçen sene bir not almışım:

Sen bütün sıkılma, mutsuz olma haklarını kullandığında bir bakacaksın, bütün bunları hayatında isteyen tek kişi varmış…

Bu bir arkadaşıma yazdığım uyarıydı, anlamadı gerçi ama, olsun.  Kültürel olarak, mutsuzluğu ve sıkıntıyı seviyoruz. Beni yukarıdakini yazmaya iten olayı hatırlamıyorum bile, çok da önemi kalmadı artık sanırım. Ama önemi olan bir başka nokta ise hala ortada.

Ben büyürken, olgunlaşmanın işareti insanın gülmeyi bırakmasıydı. Yani hayatınız sıkıcı hale geldikçe, mutluluktan, eğlenceden uzaklaştıkça büyümüş oluyordunuz. Benim şahit olduğum, bizimki de dahil bütün nesillerde bu konuda bir bölünme var. Bu yaklaşımı kabul edenler ve etmeyenler diye düşünmek mümkün basitçe. Bizimkiler adına söyleyebileceğim, en azından yakından şahit olma şansı bulduğum durum şunu gösteriyor. Ailelerin çocukları nasıl yönlendirdikleri son planda çok etkili olmuyor. Son derece ciddi ailelerden, hayata sadece gülüp eğlenmek için gelmiş gibi duran çocuklar çıkabildiği gibi, 10-15 yaşındayken ailesinden daha ağırbaşlı, ciddi duran çocuklar da hala lisede öğrenci olduklarını sanacağınız ailelerden çıkabiliyor.

Belki toplumu anlayıp kurtarma çabasını bir yana bırakıp kendime bakmam lazım. Ben ciddiyetin, mutsuzluk getirmeden yaşanması gerektiğine inanıyorum. Ciddi olmak adına asık suratla gezmek faydasız bence. Mutsuzluğa, başarısızlığa odaklanmak mutluluk veya başarı getirmiyor sonuçta. Öte yandan bu “mutsuzluğa, başarısızlığa odaklanmama” yaklaşımının doğal bir de sonucu var. Kendi mutsuzluk ve başarısızlığına odaklanmış birilerini de o yoldan döndürmek için bir noktadan sonra yırtınmayı bırakmak gerekiyor. Sonuçta o da bir mutluluk değilse de bir huzur yaklaşımı.

Tabii konunun bir de üstü kapalı geçen kısmı var. Bütünsel olarak (dünya da olsa, ülke de, belli bir sosyal çevre de bu bütün) baktığımızda genel ve artan bir mutsuzluk var. Burada, babamdan bir iki fikir çalarsam ayıp olmayacağını umarak, her dönemde yaşayanlar geçmişi özlemle anmışlar, belki savaş zamanları buna istisna olmuş olabilir, o kadar. Sonuçta “good old days” diye bir laf var (Türkçesi de olacak bu lafın ama çıkaramadım…). Sanki bakıldığında bütün gelişme ve ilerlemeye karşın geçmiş daha güzelmiş gibi bir izlenim doğuyor. Neden, nasıl kısmı bir yana, bugünü mutsuz yaşamak ve mutsuzluğu doğal görmek için bu bile yeterli olabilir aslında.

Benim şahsi olarak kullandığım tek bir araç var mutsuzluğun bir kısmını olsun hayatımdan atmak için. O da basit bir kabulden geçiyor. “Mutsuzlukla mücadele ederek mutlu olunmaz”…

Mutluluğu arayıp bulmak lazım. Mutsuzluk da aranınca bulunur ama mutluluktan çok daha kolay erişilebilir, çünkü ortam kötüleşmeye devam ediyor.

Kötülüğü kabul etmek

Bunu kısa kesmek için elimden geleni yapacağım. Aslında uzatmaya çalışmam lazım, ama kesin olan şey bu yazının çelişkiler üzerine kurulu olduğu. Aksini iddia edecek varsa saygı duyarım, ama; İnsanlar kendilerini beğenir, kendilerini iyi, kendilerini haklı, kendilerini üstün görür.

Ben şahsen bu kadar “harika” insanın ortasına düştüğüm, ve farkında olmasalar da aslında hepsinin lideri olduğum için mutlu olmak isterdim, ama zor gelmeye başladı artık. Bir kişi bile olsa, hiç kimse olmuyorsa ben de olmaya razıyım, ufacık bir kusura sahip olsa, en azından nazar boncuğu olurdu…Öyle ki, ne kendimizi geliştirmeye ihtiyacımız var, ne de çevreyi. Hepimizin haklılığının inkar edilemez kaynak ve gerekçeleri de var bu arada, doğduğumuz yer olur, içine teşrif buyurduğumuz aile olur, genetik bir anlamı olmasa da mensubu olduğumuz ırk olur, hiç bir şey olmasa tuttuğumuz futbol takımı olur.

Neyse kısa kesecektim. Ara sıra sakal tıraşı ya da makyaj temizliği dışında sebeplerle aynaya bakmak lazım. Günaydın…

. TR MOL