Sıkıntılar ve hayat

Geçen sene bir not almışım:

Sen bütün sıkılma, mutsuz olma haklarını kullandığında bir bakacaksın, bütün bunları hayatında isteyen tek kişi varmış…

Bu bir arkadaşıma yazdığım uyarıydı, anlamadı gerçi ama, olsun.  Kültürel olarak, mutsuzluğu ve sıkıntıyı seviyoruz. Beni yukarıdakini yazmaya iten olayı hatırlamıyorum bile, çok da önemi kalmadı artık sanırım. Ama önemi olan bir başka nokta ise hala ortada.

Ben büyürken, olgunlaşmanın işareti insanın gülmeyi bırakmasıydı. Yani hayatınız sıkıcı hale geldikçe, mutluluktan, eğlenceden uzaklaştıkça büyümüş oluyordunuz. Benim şahit olduğum, bizimki de dahil bütün nesillerde bu konuda bir bölünme var. Bu yaklaşımı kabul edenler ve etmeyenler diye düşünmek mümkün basitçe. Bizimkiler adına söyleyebileceğim, en azından yakından şahit olma şansı bulduğum durum şunu gösteriyor. Ailelerin çocukları nasıl yönlendirdikleri son planda çok etkili olmuyor. Son derece ciddi ailelerden, hayata sadece gülüp eğlenmek için gelmiş gibi duran çocuklar çıkabildiği gibi, 10-15 yaşındayken ailesinden daha ağırbaşlı, ciddi duran çocuklar da hala lisede öğrenci olduklarını sanacağınız ailelerden çıkabiliyor.

Belki toplumu anlayıp kurtarma çabasını bir yana bırakıp kendime bakmam lazım. Ben ciddiyetin, mutsuzluk getirmeden yaşanması gerektiğine inanıyorum. Ciddi olmak adına asık suratla gezmek faydasız bence. Mutsuzluğa, başarısızlığa odaklanmak mutluluk veya başarı getirmiyor sonuçta. Öte yandan bu “mutsuzluğa, başarısızlığa odaklanmama” yaklaşımının doğal bir de sonucu var. Kendi mutsuzluk ve başarısızlığına odaklanmış birilerini de o yoldan döndürmek için bir noktadan sonra yırtınmayı bırakmak gerekiyor. Sonuçta o da bir mutluluk değilse de bir huzur yaklaşımı.

Tabii konunun bir de üstü kapalı geçen kısmı var. Bütünsel olarak (dünya da olsa, ülke de, belli bir sosyal çevre de bu bütün) baktığımızda genel ve artan bir mutsuzluk var. Burada, babamdan bir iki fikir çalarsam ayıp olmayacağını umarak, her dönemde yaşayanlar geçmişi özlemle anmışlar, belki savaş zamanları buna istisna olmuş olabilir, o kadar. Sonuçta “good old days” diye bir laf var (Türkçesi de olacak bu lafın ama çıkaramadım…). Sanki bakıldığında bütün gelişme ve ilerlemeye karşın geçmiş daha güzelmiş gibi bir izlenim doğuyor. Neden, nasıl kısmı bir yana, bugünü mutsuz yaşamak ve mutsuzluğu doğal görmek için bu bile yeterli olabilir aslında.

Benim şahsi olarak kullandığım tek bir araç var mutsuzluğun bir kısmını olsun hayatımdan atmak için. O da basit bir kabulden geçiyor. “Mutsuzlukla mücadele ederek mutlu olunmaz”…

Mutluluğu arayıp bulmak lazım. Mutsuzluk da aranınca bulunur ama mutluluktan çok daha kolay erişilebilir, çünkü ortam kötüleşmeye devam ediyor.