As a youngster of 80’s let me put it that way. There were some exceptional, kind of good videos in that era. Like the very good and interesting video of “Money for Nothing”
Keeping in mind this was one of the better, even revolutionary videos of that time, most regular videos were beyond the terrible. For example “Separate Ways” by Journey is an epitome of the era for me. The music is marvelous, lyrics are very good for a love song. But the video, well, I mean I am out of words to describe how bad it is. See for yourself…
Geçenlerde yazmıştım bir sebeple, “insanı düşündüren arkadaş iyidir” diye. Bu (dün olmuş artık) akşam düşünmeme sebep olacak çok şeyler konuştuğumuz bir arkadaşımla oturduk. Yaşayanlar, yaşananlar, artık yaşamayanlar, yaşanamayan, yaşanamayacak ve hiç doğamamış olanlara kadar çok şeyler masadan geldi geçti. Öncelikle kulağı çınlayanlara: Kulak çınlamasının en iyi ilacı, masada ispat-ı vücut etmekten geçiyor. Hani söylemiş olayım.
Küçükken oyun olarak başlamış, hala devam eden bir alışkanlığım var; Düşünceden düşünceye, konudan konuya atlayarak günü, hayatı, yaşananları konuşulanları değerlendirip üzerinden geçerek eve yürüyordum, her fırsat bulduğumda yaptığım üzere. Yolda fon müziği olarak kulağımda olan, ama bir noktada düşüncelerimin etrafında dönmeye başladığı bir şey dinliyordum.
Parçayı bilmeyenler muhtemelen çoktur diye orijinal sahneyi koydum. Sanırım konunun çok etrafında dolanmak anlamlı olmayacak. Yemekte eski eşimle daha doğmadan konsere götürdüğümüz bebeğimizi anlatıyordum. Korkarım aşağı yukarı tek hatırası da o konser olan doğmamış bir çocuk olarak kaldı hayatımda. O zamandan beri hep merak ettim; Nasıl olurdu, neye benzerdi, hayata bakışımı ne kadar etkilerdi…. Bir sürü “acaba” işte. Bu sahneyi her seyrettiğimde, bu müziği her dinlediğimde sorularım kelebek olup uçuşuyor etrafımda.
Fark edenler olmuştur, çok fazla “sanırım” diye ifade ettiğim ya da bu anlama gelecek cümlem oluyor, konuşurken de yazarken de. Barker, bir seferinde özet olarak “You do not think so, you know so, thus you must say so…” diye ifade edilebilecek bir tirad atmıştı bu sebeple. Bu noktadan çıkarak, içimde şüphe olmayan, dolayısıyla net bir şekilde ifade edebileceğim bir şeyler var:
Hayat dediğimiz şey, sayılı nefesin sınırlı bir zamanda alınıp verilmesi ile geçip gidiyor. Ziyan etmemek lazım ne nefesleri, ne zamanı. Önümüzdeki örneklere bakınca, geriye bırakılan çocuklar mı hatıralar mı daha değerli sorusunun cevabı, aslında, hatıralar. Eğer bir insan çocuğu dolayısıyla iyi olarak anılıyorsa gittiği andan sonra, bu da sadece, kendi hatırasını güçlendiren bir çocuk yetiştirdiği için oluyor. Sürekli söylediğim bir şeyi de buna eklemek mümkün. Kiminle konuşsam, ya da kim benimle konuşsa, hayatımızdan bir memnuniyetsizlik hali ifade ediliyor. O beğenmediğimiz halleri yaşamamıza vesile olan insanlar da bu toplumun bireyleri ve çocukları.
Neyse büyük bir ozanın dediği üzere…
“There must be some way out of here,” said the joker to the thief
“There’s too much confusion, I can’t get no relief
Businessmen, they drink my wine, plowmen dig my earth
None of them along the line know what any of it is worth”
"No reason to get excited,” the thief, he kindly spoke
“There are many here among us who feel that life is but a joke
But you and I, we’ve been through that, and this is not our fate
So let us not talk falsely now, the hour is getting late”
All along the watchtower, princes kept the view
While all the women came and went, barefoot servants, too
Outside in the distance a wildcat did growl
Two riders were approaching, the wind began to howl
“Kafamın çalışmadığını” düşünen çok insan var biliyorum. Aslında çalışıyor, ama nasıl çalıştığını benim bile anlamakta zorlandığım zamanlar oluyor.
Bugün arabadayken, üst paneldeki sensör LED’leri dikkatimi çekti, alıcılarının nerede olduğunu bilmediğimi fark ettim. Oradan, arabanın iç aydınlatmasının ışık seviyesini düzenleyebildiğine geçerek sensörlerin (deterministic olarak) çalıştığına karar verdim. Ama aracın iç ışıkları hakkında bu kadar çok düşününce, doğal olarak (!!!) aklıma David Morell’in “The Brotherhood of the Rose”‘u geldi. O kitapta kahraman, kapı açılınca ışığın yanıp yanmayacağını bilmediğinden (unable to determine) kapıyı açmadan önce lambayı parçalar ki, çevreden görünmesin.
Tabiatıyla, komplo teorileri ve arabalar hakkında düşünmenin sonucu olarak “Alfa Romeo’nun logosundaki çocuk (ya da adam) müslüman mı?” sorusuna geçmek kaçınılmaz oldu. İşte bu da işin üzücü kısmı…
4 Eylül 2016 saat 23:00’e doğru Enver abi anlatmıştı bana; Logodakinin müslüman bir çocuk olduğunu, İtalyanların Visconti ailesinin sembolü olmasını falan söyleyip konuyu sulandırdıklarını ve “araştır” demişti. Çok uzun bir süre sürmedi tanışıklığımız, ama kafamı en çok çalıştırmamı sağlayan insanlardan biri oldu. Keşke…
Annem, babama çok kızardı, benim yanımda, kendisinin yanında, babaannemin yanında v.s. sigara içtiği için. Ama Muhterem Baysal, pek de bildiğiniz klasik babalardan değildi belki, en azından benim babam olduğu için bana hala öyle geliyor. Bir gün, ben sekiz dokuz yaşındayken, “çocuk sana özenecek” konuşmaları vardı yine, fena halde de özeniyordum gerçekten. Babam bir sigara yaktı, annemin yanında, “ama iyice içine çekmezsen bir daha vermem” diyerek elime tutuşturdu. Sanırım kendime gelmem 15-20 dakika sürmüştür, nasıl kusmadığımı hala bilmiyorum.
Aslında annemin, en azından o an için korkması gereksizdi. Çünkü aynı şeyi dört beş yaşında da içki için yapmıştı babam bana. Bir kadeh vişne liköründen sonra iki oda, iki balkon, bir salon ve çeşitli ıslak hacimlerden oluşan evde hayatımın en hızlı koşusunu yapmıştım bir süre. Bir daha da kimsenin içkisine, en azından ikisi de hayattayken elimi uzatmadım. Bu numaralar, en azından otuz yıla yakın işe yaradı yani.
Kitaplar konusu ayrı bir hikaye. Sanırım dördüncü sınıfta rahmetli Altınser Dilek’le konuşup ev ödevlerine engel olduğu için yaz tatiline kadar kitap okumayı yasaklamaları dışında hep destek oldular. Özellikle de babam. Kitap okumakla ilgili olumsuz olabilecek tek ifadesi “Nermin, çocukları Émile’de okuduklarıyla büyüttü, biz burada yapamayız…” olmuştu. Halamı da, oğullarını da çok severdi. Bizim ne yapamayacağımızı anlamak için Émile’i okumak zorunda kaldım, herhalde o da Ortaokul’un ilk senesiydi. Gerçekten hala içimde ukde kalmıştır, İznik gibi havası, toprağı, insanı güzel küçük bir yerde büyümemiş olmak, o gerekiyormuş. Gerçi bugün İznik de en az benim büyüdüğüm Yarımca kadar gelişti, ama abimler çocukken harika bir yermiş, ben küçükken de öyleydi.
Ne yazık ki, aşk konusunda elime sigara ya da kadeh verdiği gibi bir ders mümkün değildi. Hatırladığım, ve hala içinden çıkamadığım anlaşılan, en önemli uyarısı, “kadınların hayat anlayışı bizden farklıdır, senin söylediğinle onların anladığı, hissettiği aynı olmaz” olmuştu. Sanırım, ne dese işe yaramayacağını bilerek, en azından doğru yönde bir işaret vermeye çalıştı.
Beni sigaraya da içkiye de aşklarım başlattı, otuz yıl aradan sonra. Ne birinden pişmanım, ne de ötekinden.
İnsanlar günah keçilerini seviyorlar. Problemi bir başkasında bulmak aslında iş yükü olarak zor olan opsiyon, kendindeki sorunu bulmakla karşılaştırınca. Ama problemi başkasında bulmak duygusal anlamda daha kolay geliyor. Bugün çok yapacak işim yoktu sanırım, Bir ara aklıma takıldı, çok uzun süredir kimsenin “kabahat bende” dediğini duymamışım, “kabahat bende, sana güvendim” dışında.
Açıkçası ben ne kadar kabahati kendimde buluyorum emin değilim. Çok sık olmadığı kesin, belki toplum ortalamasından çok, ama eminim gerektiği kadar da değil. Öte yandan son dönemde uzunca süredir boşladığım bir kuralı yeniden hayata geçirdim. Her tür eleştiriye açık değilim artık. En azından bunu açıkça ifade edecek kadar kendimi tanıyorum. Kalitesiz eleştiriye katlanmıyorum artık. Muhtemelen farkına varanlar olmuştur. Kaliteli eleştiri nedir, hala tam bilmiyorum. Kendimi iyi hissettirmesi falan değil, onun adı başka. Eskilerin ifadesiyle “halis niyetle” yapılmış eleştiri bence anlamlı ve faydalı oluyor.