Gereksiz detaylar

Çalıştığım bir iki iş yerinde kılık kıyafet ve hareket tarzıyla ilgili kurallar askerden daha sıkıydı. Düşündükçe garip geliyor ama, muhtemelen hapishanelerden bile daha detaylı kurallar gördüm galiba.

Askerde işler nispeten daha sıradan bir şekilde yürüyor, “ordunun verdiği kıyafet dışında bir şey giymek yasak”. Eh özgürlükçü olduğunu söylememiştim, en azından kendi içinde mantıklı ve takibi de uygulaması da kolay… Hapis zaten “özgür olunmayan” bir ortam. En azından “şartların insani olup olmadığı” tartışılırsa, kimse şaşırmıyor.

Kapitalist düzen, cilanın altında çok daha baskıcı. Bazı şirketlerin kurallarında “sakal bırakılırsa ‘modern kesimde’ olmalı” şartı vardı. Normal fütursuz Can yaklaşımıyla kaç yöneticiyi sıkıştırdıysam da, birinden bile ne “benim sakalım modern, nasıl kesersem modern olmayacak” sorusuna, ne de “son kararı şirket berberi mi veriyor” sorusuna cevap alamadım. Bu arada tek şirketten de söz etmiyorum, bir yerde kural kitabını “bir profesörler ekibinin” yazdığını, bir başka yerde de “bir profesörün özel bir proje kapsamında yazdığını” (yani yakaladığı boşta kalmış ilk asistana yazdırdığını) hatırlıyorum. Muhtemelen ikinci şirket birincinin kitabını bulup kopyalamıştı. Hala “modern sakal” derdindeki insanların neden kendilerini kıldan tüyden konuların ötesine taşıyamadığını konuşamıyoruz, ama temel gerekçe bu paragrafta yatıyor…

İlginçtir, kıyafet konusunda şirketlerin imajlarıyla kuralları arasında bir ters orantı var. Tanıdığım en düzgün giyinen insanların olduğu iş yerinde kural “takım elbise ve boyun bağı” genişliğindeyken, bu kalitede ortam görülmeyen yerlerde “kumaşın asıl ve ikincil rengi şu olmamalıdır”, “çoraplar söyle, böyle olmalıdır” seviyesinde detay vardı. Benim başıma (nedense !!!) gelmemekle beraber bir hanımdan dinlemiştim “sağlıklı bir görünüm verecek makyaj” eksiği müdür seviyesinde yöneticilerin, sabah kapıdan “makyajınız yetersiz” diye çevrilmesi için gerekçe olabiliyormuş belli endüstrilerde.

Hep, içerik eksiği olan çevrelerde görünüme gösterilen aşırı bir özen olduğunu düşündüm. Tabii ortamın profesyonel imajı olmalıdır, tabii belli beklentiler, sektör alışkanlıkları var. Ama bana rahatsız edici gelen iki temel nokta var. Öncelikle bir insan yaptığı işin gerektirdiği şekilde giyinmeyi kendi başına beceremiyorsa, o işi vermeden önce en azından giyinmeyi öğrenmesini sağlayacak kadar tecrübe kazanması gerekiyor demektir, bu işi yönetmeliklerle, saçma kurallarla yürütmeye çalışmak karşılıklı saygısızlık gibi görünüyor bana. Diğer konu da şu, kurallar hiç bir zaman karşılaşılacak bütün şartları cevaplayacak detayda yazılamaz. Buna rağmen en basitinden ISG kurallarına aykırı beklentileri yönetmeliklere koyan, sonra da “inisiyatif kullanın” diyen yöneticiler, acaba diğer işlerini ne beceriyle yürütüyorlar.

Sorumluluk

Adı lazım olmasa da benim için önemli bir arkadaşım sık sık beni eleştirir. Özet olarak “kendini karşındakinin yerine koymayı bırak, o bunu zaten yapacak” şeklinde özetlenebilir bu eleştirisi. Bunu iş görüşmesinde “en ciddi kusurunuz nedir?” diye sorulunca “şirketten çıkmayı sevmem, hep çalışırım” diyen geri zekalılarla rekabet etmek adına yazmıyorum.

Bizim meslekte “genellemeler genel olarak yanlıştır” yaklaşımı genel olarak doğrudur! Bu kapsamda düşünerek; Bilgisayarlarla çalışmak, bilgisayarlarla bir şeyler gerçekleştirmeye çalışmak ancak belli bir düşünce yapısındaki insanların çok sorun yaşamadan sağlıklı olarak yapabildikleri bir şey. Daha ötesi benim uzmanlık alanım uzun süre network yönetimi oldu. Bir keresinde haftada bir iki kereyi aşmamasını herkesin umduğu şekilde birbirimizi öldürmemeye çalıştığımız bir arkadaşıma, boynunu sıkarken söylediğim gibi “benim bilgisayarlarımın keyboard, mouse ve monitörü olmadı” çok uzun süre boyunca. Bu şekilde bir çalışma ortamında, insanın doğal yapısı da, bilinçli olarak kendini geliştirdiği yön de empatiyi insanlar yerine makinalarla kurmaya doğru evriliyor. Bu ne şaşırtıcı, ne de çoğu insanın sandığı kadar rahatsız edici.

Sıkıntı şurada doğuyor: Bir noktada insan ilişkileri, insan yönetimi işin teknik yönetiminden daha önemli hal alıyor. O noktaya gelindiğinde gereken değişikliğin boyutu büyük. Bunun için ihtiyaç duyulan kaynaklar ve destek her zaman bulunmayabiliyor. Ben şanslıydım, belki gereğinden fazla hatta. Oldukça fazla empati gelişimi, çatışma yönetimi v.s. eğitimi aldım, bana o eğitimleri aldırıp kendilerini bu ihtiyacın üzerinde gören yöneticilerimin arkalarını da çok topladım. Belki bu sebeple, başkalarının sorumluluğunu taşımaya yönelik bir alışkanlık da geliştirdim.

Şu aralar anlıyorum ki, insanın arkadaşları için endişelenmesi, onların dertlerini dert etmesi doğal. Ama bu “sorumluluğu” genişletirken abartmamak gerekiyor. Arkadaş zannettiğimiz herkes arkadaş olmayabiliyor. Biri aylar önce demişti ki “aradan iki üç yıl geçmeden arkadaş olunmuyor”. Bu bence o kadar kolay değil, kriterler bu kadar basit değil arkadaşlıkta. Ama ölçülebilir bir kriter de yok değil. Bunu gayet net şekilde ifade etmek mümkün. Arkadaş olmayan bir tanıdık insanın hayatını acıtıyor. Bu acıyı paylaşan ve azaltan kişi ise gerçekten arkadaş olan insan.

Önyargılar

İnsanın en kesin önyargıları kendine yönelik olanlar. Kendine yönelik kurallar, zorlamalar, gerçekçi ya da değil beklenti ve hedefler koymak herhalde daha kolay geliyor, aynı şeyi başkalarına kabul ettirmekten. Az sayıda kişinin “ideallerim”, daha çok kişinin “prensiplerim” dediği, aslında ne ideal ne de prensip olmayan, daha çok “kabul edilebilir minimum konfor seviyesi” beklentileri var. Herşeyden önce gerçekçi olup olguların isimlerini doğru koymak lazım. Yazacaklarım örnektir, üstüne alınanları kastediyorsam, kendinizi dinleme fırsatı, kastetmediğim halde üstünüze alınıyorsanız, neden diye sorma zamanı. Kendimi kastettiğim noktaları geçiyorum zaten…

Pek çok kere insanlardan eşlerinin hayatlarına neler kattıklarını ya da katmaları gerektiği halde yetersiz kaldıklarını dinledim. Öncelikle evlilik insanlar o imzayı neden attıklarını düşünmeseler de aslında bir sözleşmedir. Karşılıklı beklentilerin adını koymak için evlenmeden önce konuşsa insanlar muhtemelen daha mutlu, sağlıklı ve uzun süreli evlilikler yaşanacak. Genelde “bir şey beklediğini” kendine bile itiraf edemeyen insanların bunu “sevdikleri” ama “beklentileri karşılama yüzdesiyle” değerlendirdikleri insanlarla konuşmaları genelde imkansız oluyor gördüğüm kadarıyla. Mesela bu konuda çok açık davranan bir arkadaşım var. Kendisine, sevgilisine ve bize açık açık ilişkiden ne beklediğini listeleyebilecek netlikte. Çoğu kişi tarafından densiz olarak görüldüğünü biliyorum, oysa namuslu bence, en azından kimsenin zamanını, hayatını, hayallerini ziyan etmiyor.

Pek çok arkadaşım işlerinden mutsuzlar. Mutsuz olmadığınız bir işe geçin o zaman… Tabii söylemesi kolay. Konu neyin rahat neyin rahatsız olduğu değil de, belli maddi çıkarlar uğruna mutluluklarından fedakarlık ettiklerini kabullenemiyor olmaları. Bunu doğru ya da yanlış diye değerlendirmiyorum. Sadece itiraf etseler kafaları rahatlayacak, neden bu rahatlamayı kendilerinden esirgiyorlar anlamıyorum.

Benim hayatımda daha iyi olmasını istediğim çok şey var. Ama şunu göz ardı etmiyorum: Hayatıma olumlu ya da olumsuz dışarıdan gelen etkiler de dahil son planda toplam sorumluluk bende.

O yüzden, bana mikrop bulaştıran kişiyi suçlamak yerine “senden başka mikrop kaynakları da var” deyip hasta hasta evde oturuyorum. Çünkü biliyordum hastalanacağımı…

O yüzden, babamı ya da annemi beni büyüttükleri tarz için suçlamak yerine bana harcadıkları emeği ben ne kadar değerlendirebildim diye bakıyorum, annem içtiğim içkiye mi, sigaraya mı daha çok kızardı görse diye düşünürken…

O yüzden, beni kıranları suçlamıyorum, izin vermesem kıramazlardı….

Görüntüyü Kurtarmak

İsimleri açık etmemek adına: Bir işte birlikte hareket etiğimiz ve en azından da 15 yıldır falan tanıdığım bir iş arkadaşım var. Son zamanlarda belli konularda ortak çalışmak üzere bir iş anlaşması yaptık. Ana fikir olarak takip etmekte zorlandıkları bazı işleri biz lokal olarak takip edeceğiz. Neyse uzun ve ticari olarak sıkıntılı hikayenin özeti; Patlak olduğunu bildiği ve kendisine farklı şekillerde bu sene halledemeyeceği anlatılmış işleri yaşatmak için yırtınan ve benim de yardımcı olmam gereken bir iş ortağımız oldu bir anda. İşin durumu ve olası gelişimi gayet ortada ve çok zeki olmaya gerek yok durumu okumak için. Halen merak ediyorum, yırtınmanın ne kadarı “yeterince çabalarsam imkansızdan bir mucize çıkarırım” diye, ne kadarı “yeterince çabalıyor görüntüsü vereyim, uğraştık, konunun en iyi uzmanını da bulduk ama seneye kaldı” demek için bilmiyorum.

Bu görünüşü kurtarmak çabası o kadar yaygın ki, hayatın her yanında, çevremde, arkadaşlarımda; Acaba problem bende mi, insanlara ne sağladığıma değil de ne gösterdiğime mi odaklansam diye düşünüyorum zaman zaman. Ama belli ki bir yerden sonra huy değişmiyor. O kadar ilginç, güzel, aslında düzgün v.s. insanlar tanıyorum ki tek eksikleri (ya da fazlaları…) başkalarının ne düşündüğüne aşırı takılmış olmaları. O kadar çok aynı hikayeyi farklı ortamlarda dinledim ki, bir yerden sonra baygınlık geliyor gerçekten:

  • Sen bekarsın, konuşmak kolay  (yavrucum, evliyken de böyledi..)
  • Senin çocuğun yok, okuldaki diğer veliler ne der (onlar senin ne dediğini düşünüyor mu)
  • Sen kendi işini yapıyorsun, hesap verecek kimsen yok (ya tabii, tabii…)
  • Sen Boğaziçi’nde okudun (bu en iyisi, verecek bir sürü cevap var da okulun adını batırmayalım, Boğaziçi’ne ilk seminerimden sonra öğrencileri bozmayayım diye bir daha çağırmadılar, neyse…)

Son bir iki aya kadar bu başkaları için yaşama saplantısını sadece Türkiye ve Amerika’ya özgü sanıyordum. Sözünü ettiğim iş ortaklığından beri en beklemediğim yerden de çıkabileceğini gördüm. 13 ya da 14 yaşında klinik psikolojiyle ilgili (ya tamam tamam, önüne geleni okumamam lazım da çok geç artık…) bir kitap okumuştum, babamın kitaplığından yürütüp. Kitabın sonunda, babama koşunca tek cümlede “o kitabı okuyup, kendinde bir hastalık BULMAMAN mümkün değil” demişti. Ertesi gün de Emile’i okumaya başlamıştım… Demem o ki, başkaları ne düşünür diye dert etmemek bir hastalıksa, ben halimden memnunum, umarım tedavisi yoktur. Ama sağlam olan bensem (ki malum, öyle aslında) ciddi bir kalabalığa acil şifalar dilerim.

Why do developers always exaggerate their skills in CV?

“Always” is a dangerous word in CS, do not you think?

For CVs, if I see an impossible/implausible/cooked scenario; Several different types of languages in a short and/or simple career, incompatible areas of expertise, more buzzwords than necessary, any mention of “fullstack development”, and such, that CV flies to the garbage bin, if I have time, in plane form, if not just as a basketball.

Most people forget that CVs read two times at minimum, three if you are lucky. HR (first reader) and upper manager (last reader) does not know anything about the actual content, not just for programming, any engineering position or even sales or accounting. It is possible to fool HR screening with buzzwords and garbage about PL-1 and JS development you did last year. Actual manager OTOH, would just hate you for wasting time, less if s/he can catch your BS in reading, more if it become obvious in the second interview.