Babalarımızdan kalanlar

Ocak yaklaşıyor, gitmek için kışı bekleyenler olacak, “umarım bu sene Ocak ayının kayıpları listesine kimseyi eklemeyiz” diye endişeyle beklerken. Dolayısıyla insanları hatırlamak için bahaneler daha kolay bulunuyor. Demin de Eda Baba’nın “Kemancı” yorumunu duyunca babamı hatırladım.

Daha önce yazmıştım, babam Tanju Okan’a kızardı, “bu kadar da içilmez” diye. Babam öldükten, hatta annem de öldükten yıllar sonra halamdan öğrenmiştim, dedemin işreti dolayısıyla ailenin bir kısmında içkiye karşı bir tepki olduğunu. Ama bir yandan da Tatar kanı çektiğinden olacak konunun vermutla, likörle, duruma göre viskiyle geçiştirildiğini (viskiyle geçiştirmek nasıl oluyorsa!) Atasözü diyor zaten “Etmen rakı, Tatarın akkı” diye. Burada çok ciddi içmeyen biri olarak bir ukalalık yaparak Anadolu usulü rakıdansa Balkan usulünün daha doğru olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar bu konuda çok konuşulmamış olsa da babamın anason kokusu sevmediğini biliyorum.

Ben Tanju Okan’ın yaptığı müziği, hakkıyla değerlendirebilecek kadar, anlamıyorum. Aileden geçemeyen şeyler de oluyor işte arada. Ama hem üzüntüsünü hem de cesaretini küçüklüğümden beri sevdim. Derdi olmayan yok, ama yokmuş gibi yapan o kadar çok ki insan bıkıyor o tiplerden… Aynı şekilde başını yerden kaldıracak hali kalmadığı halde herkesin içinde ağlamaktan utanan o kadar çok insan varken, cesaret gerektiriyor duyguları ortada yaşamak.

Hiçbirine yanmam, viski kokusunu “ilaç kokusu” zannederek büyüdüğüme yanarım.Ama belki de doğrusu buydu. Gerek sigara gerek içki konusunda ailemin yönlendirmesi doğruymuş sanırım. İkisini de ciddi miktarlarda içebildiğimi gördüm geçen yaşlarla. Ama geç başlamış olmanın şansı olarak da aylarca içmesem aramıyorum. Tabii keşke babamla bir gün oturup bir kadeh martini, bir viski falan içebilseydim. Olmadı ne yazık ki. Kim bilir neler öğrenirdim.

Oluyor öyle, hayattakilerin değerini bilmek lazım ama genelde gidenlerin arkasından ağlamak kolayımıza geliyor. Oysa neler var insanları sıkıştırıp anlattıracak. Neler var sadece bir kişinin anlatabileceği, o bir kişini de “keşke bir soran olsa” diye beklediği ve sorulmayan… Tabii buraya yazıyorum da, ben yapabiliyor muyum sanki. Ocak gelecek diye düşünmeye başlayınca, sevdiğim herkes Ocak ayında ölmüş olunca… Hayat yaşayanlarla güzel ama bize gidenlerden miras. neyse işte.

Ders Almak ya da Problem Aramak

Programlamadan, insanların sonsuz gururuna kadar bazı değerlendirmelerim ve bu çerçevede “hayattan nasıl ders alınır” sorusu çevresinde notlarım var.

Muhtemelen bir meslek hastalığı olarak, sürekli bir “problem” arayışı hayatımın parçası. Programı kimin yazdığına bağlı olarak bir kodun %30 ile %70 arasındaki kısmı “asıl işi” yapmaya değil, bu iş yapma çabası sırasında doğacak olası problemleri engellemeye, tespit etmeye, mümkünse çözmeye, her durumda tercihen raporlamaya v.s. yöneliktir. Çoğu zaman bir programın ulaşmaya çalıştığı sonuca ilerleyen adımlar basit olmakla beraber, sınırlı -hatta çok sınırlı- bir olası durum kümesini ele alır. Öncelikle bu sınırlı küme içinde doğru ele alınmazsa sorun doğuracak segmentler olduğu gibi, her şeyin beklenildiği gibi gitmesi diye bir durum hayatın gerçekleri içinde yok. Dolayısıyla sınırlı bir tanımlı durum kümesinin ötesinde sonsuz büyüklükte bir tanımsız durumlar kümesine de uygun cevapları (ama asıl prosedürü değil, asla değil…) uygulayacak yapıları düşünmek gerekir sistem dizaynı yapılırken.

İnsanlar sonsuz bencillikleri ve gururları içinde kendi koydukları bazı kuralların hayatın devamına dair gerekecek bütün bilgi ve bilgeliği taşıyabileceğine inanıyorlar. Bunu ufacık apartmanların bina yönetim kurallarından, devletlerin anayasalarına kadar her boyutta kural oluşturma çabasında görmek mümkün.

Gurur konusu ayrı bir hikaye ama son planda kısa bir özet olarak başarı açlığıyla gurur paralel gidiyor gördüğüm kadarıyla. En büyük gurur gösterileri en ciddi kendine güven eksiği olan kişi veya gruplardan geliyor. Şahsi olarak tatmin arayışındaki insanlardan çok sıkıldım, ama bunun sebebi “gururumun” incinmesi değil. Daha bencilce bir sebebim var, bu tip insanlar çözümü değil sorunu arttırıyorlar. Bazıları (ufacık olanları) benim çözebileceğim sorunlar oluyor ama, birinin gururu tatmin olacak diye ben neden uğraşayım? Çoğu zaten benden büyük sorunlara sebep oluyorlar, ne hakları var???

Neyse bu yazı düşündüğüm şekilde gelişmiyor, dağınık notlar halini almaya başlayacak biraz daha rahat bırakırsam… Düşünün, düşünen insanlar lazım.

Periyodik hayatların sıkıntısıyla

Uzun süredir iyice seyrekleştirdim bir şeyler yazmayı. Keşke yazacak şey bulamamaktan ya da yazacak şeyleri bulup, buna rağmen yazmaya çekinmekten falan olsaydı. Ama daha acıklı bazı sebeplerden yazmayı, en azından ortaya yazmayı, bıraktım bu ara.

İnsan neden yazar? Onu insanlara sormak lazım. “Can neden yazar?” sorusunun cevabı nispeten daha basit, en azından benim için öyle. Ben düşüncelerimi toplamak, organize etmek, özetlemek için yazmaya çalışıyorum. Bunu belki “ne düşündüğümü anlamaya çalışıyorum, yazarak” diye ifade etmek lazım. Zaten son haftaların, ayların sıkıntısı da burada. Bu ara düşündüğüm şeyleri düşünmekten hoşlanmıyorum. Ne ana fikirler, ne analizler, ne vardığım sonuçlar güzel değil hayat, zaman, geçen giden, gelip yaklaşmakta olan ve diğer bütün şeyler hakkında.

Okulda bir dönem benzer şekilde hissetmiştim. Hatta belki acıklı bir hatıra olarak; Bugüne kadar bozuştuğum, bir şekilde küstüğüm, muhtemelen önemli kısmında kabahatli tarafın ben olduğum bir sürü tartışmaya, kavgaya konu insan oldu. Hemen hemen hepsiyle bir şekilde barıştım. Çok önemli, en azından benim 22 yıldan sonra hala önem verdiğim ama barışma şansı bulamadığım ve muhtemelen bulamayacağım tek kişi oldu. O dönemdeki sevgilimin lise arkadaşıydı ve biz pek çok konuda uzun mesafeli, e-mail tabanlı bir dialog içindeydik; Hayat, politika, insanlar v.s. Bir gün ben aniden yazışmayı kestim. Kendisine “hayatın gerçeklerini çok fazla düşünüp anlamak zorunda kalıyorum sana yazarken” demiştim. Anladı mı bilmiyorum ama itiraz etmedi en azından.

Bu sıralarda da benzer bir durum var. Çok düşünüp, çok anlayıp, çok organize edince insan düşüncelerini, gördüklerinden çok hoşlanmıyor. Konuyu avamlaştırıp, basitleştirmek pahasına ekonomik sıkıntılar, kültürel yozlaşma, ahlak kavramının dejenere ve/veya kayıp hale gelmesi bir açıklama teşebbüsü olabilir. Ama değil, sıkıntı bu kadar basit değil. Belli bir hedef kitle gözetip sıkıntı bende/bizde/onlarda/sizlerde diye adres bulmak derdinde de değilim.

Tek bir “nispeten genel” çıkarım yapabiliyorum, o da basitçe çok genel bir “amaç yoksunluğu” yaşandığını görüyor olmam. Bunun nitelik kapsam ve sınırlarını net olarak görüp, anlayıp ifade etmek şu anda mümkün gelmiyor bana.

Dertleri kabullenmek ya da kabullenmemek

“Dertlerini unutmak” diye bir deyim ve ortak saplantımız var. Yaygın olarak bir şeyler var unutulmaya, gömülmeye çalışılan. Bana inanılmaz gelen, insanların o dertlerin yarın orada olmaya devam edeceklerini bile bile bugün için de olsa bunlardan uzaklaşmayı güzel bir şey saymaları. 

Bana bir sıkıntıyı unutup unutup yeniden hatırlamak daha zor ve rahatsızlık verici geliyor. Tabii kimsenin bu yaklaşımı paylaşmak zorunda olduğunu düşünmüyorum. Ama açıkçası görebilmek isterdim, mesela içki içerek, mesela bir eğlencede kendini dağıtarak, mesela bir futbol maçını hayatın en önemli olayı gibi görerek v.s. yarın sabah yine hayatın merkezine oturacak bir sıkıntıyı bugünlük unutmanın mantığını ve doğasını.

Bilmiyorum, belki mantık temelli düşünme alışkanlığının hayatımdaki yerinden, ama saçma geliyor açıkçası battaniyenin altına saklanıp yatak odasının kapısındaki canavardan kurtulmuş gibi yapmak.

Hayatın döngüleri üzerine

Belli kavramların döne döne karşımıza çıkması çok şaşırtıcı değil sanırım. Bu sonuçta hayatın doğası gereği. Ama ilginç, rahatsız edici, inanılmaz olan döne döne yaşadığımız günlerin, haftaların, ayların sonunda bir ders almadan başladığımız akılla yaşamaya devam etmemiz, bunu daha ötesi bir övünç vesilesi olarak görmemiz.

Beylik, hatta kahvehanelik felsefe soslu argümanları buraya taşımak istemiyorum. Uzun yazmanın faydasını görsem hayatım başka bir yolda olurdu zaten. Sadece belirgin bir noktayı vurgulamaya çalışıyorum. Adı konulabilir bir ortak endişe objesi olmadan, halk/millet/toplum olmanın ötesinde insanlık olarak bir amaç yoksunluğu çekiyoruz.

Belki alışılmış varsıl/yoksul ayrımı dışında bir boyuttan örnek vermek lazım. Yoksa, bizim burada yaşadığımız ekonomik yoksulluk, Amerika’daki kültürel yoksulluk, Avrupa’da güçlenen sıkıntı dolayısıyla yoksunluk gibi şeyler sadece her kitlenin kendi elinde azalan kaynaklarla ilgili kendine özgü verdiği tepkiler. Arkada ise aslında daha temel bir problem var gibi duruyor. 

Örnek olarak, şu nokta bugünlerde ilgimi çekiyor; İnsanlık tarihinde olmadığı kadar bol miktarda temiz suya erişimimiz var. Bunun sonucunda elde edilen “fayda” her zaman kısa sürede görülmez hale gelen adımlar halinde elde edilmiş, ev içinde akan su kaynağından, tuvaletlere, banyolara, içilebilir suya kolay erişimden yüzme havuzlarına, çim kaplı alanlara ve benzerlerine. Mesela çim alanlar ilginç. Başlangıçta soyluların, büyük bir arazi parçasını tarımsal hiç bir aktüel faydası olmayan bir bitki için sulayıp, gübreleyip çiftçi çalıştıracak kadar zengin olduklarını gösterme çabası ile doğan bir uygulama, sonunda fakirlik içinde debelenen alt katmanların üzerinde uyuması yasaklanan parklara kadar düşmüş. Önemli olan bu arada milyarlarca ton temiz veya işlenmiş suyun bu döngüden geçirilerek ziyan edilmiş olması. Yukarıda dediğim gibi uzatmak istesem, havuzlardan, araba yıkamadan, içme suyunda oluşturulan fiktif maliyetlere kadar girilecek çok konu var ama son planda, desen hep aynı.

Tabii su sadece bir örnek. Önemli olan toplumsal, hatta global olarak edinilen kazanımların bir süre sonra hem aktüel hem de görünür değerini kaybetmesi. Internet erişiminin son yirmi beş yılda kaybettiği değer de benzer bir örnek. Buna hem mali açıdan bakabiliriz, hem de içerik ve kullanımda ilerleyen değersizleşme açısından.

İnsanlık olarak her bulduğu oyuncakla kısa süre oynayıp sonra sıkılıp atan bebekler gibiyiz kollektif açıdan bakınca. İpleri bebeklerin ellerine bırakınca neler olduğunu görmek için, bugünlerde Amerika’ya bakmak fena fikir olmayabilir.

. TR MOL