Babalarımızdan kalanlar

Aralık bitti, Ocak geldi bile. Aklımda ay boyunca, gitmek için kışı bekleyenler olacak, “umarım bu sene Ocak ayının kayıpları listesine kimseyi eklemeyiz” diye endişeyle beklerken. Dolayısıyla insanları hatırlamak için bahaneler daha kolay bulunuyor. Demin de Eda Baba’nın “Kemancı” yorumunu duyunca babamı hatırladım.

Daha önce yazmıştım, babam Tanju Okan’a kızardı, “bu kadar da içilmez” diye. Babam öldükten, hatta annem de öldükten, yıllar sonra halamdan öğrenmiştim, dedemin işreti dolayısıyla ailenin bir kısmında içkiye karşı bir tepki olduğunu. Ama bir yandan da Tatar kanı çektiğinden olacak konunun vermutla, likörle, duruma göre viskiyle geçiştirildiğini (viskiyle geçiştirmek nasıl oluyorsa!) …

Ben Tanju Okan’ın yaptığı müziği, hakkıyla değerlendirebilecek kadar, anlamıyorum. Aileden geçemeyen şeyler de oluyor işte arada. Ama hem üzüntüsünü hem de cesaretini küçüklüğümden beri sevdim. Derdi olmayan yok, ama yokmuş gibi yapan o kadar çok ki insan bıkıyor o tiplerden… Aynı şekilde başını yerden kaldıracak hali kalmadığı halde herkesin içinde ağlamaktan utanan o kadar çok insan varken, cesaret gerektiriyor duyguları ortada yaşamak.

Hiçbirine yanmam, viski kokusunu “ilaç kokusu” zannederek büyüdüğüme yanarım.

Oluyor işte öyle, hayattakilerin değerini bilmek lazım ama genelde gidenlerin arkasından ağlamak kolayımız geliyor. Oysa neler var insanları sıkıştırıp anlattıracak. Neler var sadece bir kişinin anlatabileceği, o bir kişini de “keşke bir soran olsa” diye beklediği ve sorulmayan… Tabii buraya yazıyorum da, ben yapabiliyor muyum sanki.