Hatırlanmak bir gün

Bir gün bakıyorsun, nasihat almanın tek yolu “acaba hayatta olsa ne tavsiye ederdi” diye hayal etmene kalmış. Bir bakıyorsun, inanamıyorsun senin için taşıdığı yükleri bir teşekkür beklemeden ve görmeden sırtladığına. Bir gün defteri dürüp gidiyor, ve bakıyorsun hayatta adını duymadığın insanlar gelip sana babanı ve yaptıklarını anlatıyor, hiç tanımadığın bir adam daha yaşıyormuş aslında, her akşam sesini çıkarmadan sigarasını içen adamın vücudunda…

Ben babamı hep elinde sigarasıyla hatırlıyorum, o sigaralar bahanesi oldu bir gün. Hep derdi “sigara içenlerin yüzde bilmem kaçı ölüyormuş, içmeyenlerin hepsi ölüyor” diye. Haklıymış, ama haklı olduğunu anlayacak kadar büyüdüğümü göremedi işte…

Amsterdam’da mutlu insanlar

Bu fotoğraf geçenlerde annemin eşyalarından çıktı, yanında babamın fotoğrafı olarak bu varmış. Ben doğmadan dört yıl önce Amsterdam’da, çocuksuz, dertsiz, mutlu ve elinde sigarasıyla…

Yirmi bir yıl olmuş, yirmi bir yıldır kendime üzülmeye devam ediyorum. Sonuçta babam hayatını doğru ve güzel yaşadı, bir tek eve kedi alamadığına çok dertlenirdi. Onun alamadığı kedilerin yerine ben alıyorum evime bu çatlakları artık… Tabii kediler hatırlamıyor insanları, biz hatırlıyoruz da bilmiyorum, bizi hatırlayan kalacak mı günün birinde.

Kötü bir gün…

Her ne kadar unutmak istesem de, her ne kadar başka şeyler düşünmeye çalışsam da 22 Ocak gidip de gelmeyeceklerin günü benim için. Annem gitti, halam gitti, Enver abi gitti.

Ne hatırladığımı ya da hissettiğimi, ne düşündüğümü ya da umduğumu, ya da kaybettiğimi ya da anladığımı ya da öğrendiğimi, neyin değiştiğini ya da değişmediğini, neyin ya da kimin kıymetlendiğini gözümde ya da önemsiz, değersiz hale geldiğini özetlemek, düzgün ya da dağınık anlatmak, daha temelde anlamak ki anlatabilmek çok kolay görünmüyor.

Bir tek, çok kolay söylenebilir şey var sanırım; Keşke ölmeselerdi.

Gerekliliği şüpheli hatıralar

Dört beş yıl önce bu fotoğrafı bir arkadaşıma göndermiştim. İlk tepkisi “evin biraz tozunu alsana, ortalık batmış…” demek olmuştu. Bir insan neden kedi çizgi filmi seyrederek oynayan kedileri görmek yerine ortalığın -bekar evi standardlarında, yok sayılacak kadar az, bu arada- tozunu görür? Uzun süre bunu abartılı mutsuzlukla açıklamaya çalıştım. Ama sanırım bu benim iyimser bakışım.

Asıl konunun, mutsuzluğun etkilerini yaşamak yerine, mutsuzluktan zevk almaya odaklanmak olduğunu düşünüyorum artık. İnsanlar bazı durumlarda mutsuzluklarını bir kıvanç kaynağı haline getiriyorlar, bu bir noktada ortak kültürümüzde de (bu arada Dünya kültürünü kastediyorum, Türkiye ile sınırlamadan) mevcut ve doğal olarak karşılanıyor. En basit ve temel örneği, istisnai insan grupları dışında neredeyse mezarların, mezarlıkların, ölenlerden kalanların saklandığı yerlerin bir anlam ifade eden, genelde saygı gösterilen, duruma göre kutsallık boyutunda önem taşıyan mekanlar olması.

Benim için, ailem ve sevdiğim arkadaşlarım için bu aylar hep bir sürü kaybın hatıralarını taşıyor. Gerek kendi adıma, gerek bu kayıpları yaşamış bir sürü insan adına gözlemim o ki, gidenlerin güzel hatıralarına odaklanıp, özlemi acıyla değil de sevgiyle yaşamak daha kolay, daha iyi… Bu şekilde giderilmesi mümkün olmayan bir özlemi yaşamayanların, çok daha kolay bir şekilde hayatı dramatize edip kendilerine acıdıklarını, kedileri bırakıp tozlara odaklandıklarını görüyorum.

Sınırlar, çizgiler nerelerde çekilmeli net bir şekilde ifade edecek kadar kendimden emin değilim. Ama bildiğim bir şey varsa, son zamanlarda mutlu olmanın gittikçe zorlaştığı, ve sanırım karşılaştırmalı olarak bu konuda olabildiğince geriden gelmekten şikayetim olmadığı.

Ocak ayının sıkıntısıyla

Annem miydi hatırlamıyorum, biri zamanında insanları kışın kaybetmenin daha “doğal” olduğunu söylemişti. Bu, insanları bırakıp döndüğüm toprağın soğukluğunu, orada üşüyeceklerini düşünüp üzülmemi engellemiyor.

Bu konuda defalarca kendimi objektif olmak için ikna etmeye çabalasam da çok büyük ilerleme sağlayamıyorum. Gerçekten de TÜİK verilerine göre Aralık-Mart döneminde ölümlerde belirgin bir fazlalık var. Mevsim şartları, yaşlananların zayıflayan bünyesi, muhtemelen sağlık hizmetlerine erişmenin güçleşmesi v.s. dolayısıyla… 2008 rakamları önümde, bu dört ayda görülen ortalama ölüm sayılarıyla geri kalan sekiz ay arasında yaklaşık %12 yukarı doğru sapma var. Ama ne yazık ki, yazdığım gibi, bu rakamlara bakıp objektif bir bakış geliştirmeye çabalamanın faydası olmuyor.

Geri dönüp düşünüyorum ve ailemde, çevremde en sevdiğim insanların Ocak başta olmak üzere kışın öldüklerini görüyorum. Her ne kadar objektif olmaya çabalasam da, her ne kadar unutmaya çalışsam da çok şey değişmiyor. Detaylarını sürekli tekrarlamanın faydası yok, sadece eskiden unutmayı, hatırlamamayı becerdiğim ölüm yıldönümleri son iki yıldır, belli sebeplerle aklıma kazınmış durumda. Dolayısıyla en ufak ipucunda kolayca su üstüne çıkan tarihlerim oldu artık.

Dün gece denizin altı, duvarın ardı v.s. bir konuda kendimce bir şaka yaptım, devamında tek cümleyle Zincirlikuyu’nun yanından geçtiğim her gün o alt geçidin duvarın ardından başlayarak hatırladıklarım canlandı. Kapitalizm bazen gerçekten iğrenç bir düzen olabiliyor. bir arazinin kıymetini korumak için, hatalı bir yatırımı düzeltme masrafına girmemek için bir mezarlığın neredeyse altına girecek yol inşa edebiliyoruz.

Bu ay böyle giderim zaten, çok şaşırtıcı değil. Anneme, onun ölümünü görmek istemediğimi söylemiştim bir keresinde. “Olmaz öyle şey, o zaman ben oğlumun ölümünü görmüş olurum…” demişti. Hemen her zaman olduğu gibi haklı ve akıllıydı tabii. Durumun doğallığı hakkında şüphem ya da itirazım yok. Sadece zamanın bir anı geliyor, öteki taraftaki sevdiklerinin adedi, bu taraftakileri aşıyor insanın. Ben daha oraya gelmedim, ama böyle bir noktanın oluşacağını anladım, algıladım. Sanırım asıl üzücü olan bu…

Eski defterler

Son iki üç gündür eski defterleri karıştırıyorum. Babaannem oldukça sert, son derece çalışkan, geçinmesi zor bir insandı. Bunun sonraki nesillerde bıraktığı etkileri silmek mümkün değil. Ama dün kendisinin gerekçeleriyle ilgili bir şey buldum.

Dedemin 1947 başında ölümüyle babaannem için düzenlenen maaş defteri çıktı kağıtların arasından. Nafia Vekaleti’nin bağladığı maaşın miktarı 16 Lira 50 Kuruş. Ayrıca maaştan mahsuben tahsil edilecek 103 Lira 53 Kuruş banka borcu var. Referans olması açısından, dedemin 1945’de satın aldığı altı lambalı bir radyonun (o dönem bir eve girebilecek en yüksek teknoloji ürünü…) fiyatı 351 Lira 60 Kuruş. Tabii aradan geçen süre dolayısıyla rakamlar tek başına anlamsız. Daha pratik bir referans olarak (1947 rakamını bulamadım, ama) ekmek fiyatı 1944’de 30 ve 1950’de 36 Kuruş, ortalama olarak 33 Kuruş.

Yani dedem, bugüne adapte edilirse 1598 lira peşin ödemeyle evine eşya alabilir durumda ve emeklilikten sonra bir işte çalışmaktayken vefat ettiğinde ardında 470 Lira borç ve dul eşine ancak 50 adet ekmek alabilecek yaklaşık 75 Liraya karşılık gelecek bir maaş ve 15-20 yaş arasında üç çocuk bırakıp gidiyor. Diğer bütün masraflar bir yana, sadece o radyonun yıllık vergisi bile o dönem 24 Lira 2019 rakamlarıyla 109 TRY bu arada…

Ben küçükken oynamam yasak olan ama merakla kurcaladıkça ilgim babaannemin hoşuna giden bir dikiş makinası vardı evin üst katında duran. Eve “katkı olsun diye” eskiden bir şeyler diktiğini anlatırdı. Kimse de bir kere “ne katkısı, evi o makinayla geçindirdi” demedi. Ama rakamlar ortada.

Hayatları bir düzene girene, çocuklar para kazanıp eve fayda sağlayana kadar tek başına evin her şeyi olan bir insan, Osmanlı kültüründe büyütülüp, gencecik evlendirilip, 37 yaşında ailesini sırtlayan bir insan, Bir dikiş makinasından hayatlar üreten bir insan…

Her ne kadar hala mutsuz olsam da sertliğinden, huysuzluğundan; Kendimi babaannemin yerine koymaya çalıştıkça, hayalimde bile o yükü kaldıramıyorum, ve fakat anlıyorum.

. TR MOL