Politika

Uzun uzun yazmak istiyorum ama sıcak, iş güç v.s. kimse uzun şeyler okumuyor bugünlerde.

Eco’nun beni en etkileyen ve prensip edindiğim lafıdır “In the United States, politics is a profession, whereas in Europe it is a right and a duty.” Bizde de, Özal zamanında konulmuş hedef doğrultusunda “Küçük Amerika” olmaya çalışıldığı için, benzer şekilde politikayı politikacılara ve yapacak başka işi kalmamış kahve köşesi ahalisine bırakma eğilimi kuvvetli. Dün Maltepe’de gerçekleşen mitingi politik olarak analiz etmek yerine metre kare başına insan sayısından yola çıkan kelle hesabı yapılıyor çok yerde, tam da bu sebeple.

Her yerde söylenen bir şey var, en temel problemimizin “eğitim” olduğu hakkında. Gördüğüm kadarıyla ne politikacılar “politik olmak için” gerekli eğitime sahip, ne de politikacı olmasa bile “politik aktivitede bulunması gereken” halk bunu yapacak eğitime sahip. Bir, çok belirgin sonucu yazayım, geri kalanı bunun ucuna bağlı devam ediyor zaten. “Kendinden olmayanı” siyasi rakebet değil de kan davalısı, düşmanı görme saplantısı gittikçe de derinleşerek toplumun ruhuna yerleşmiş durumda. Bu noktadan çıkmak yerine saplanmak çoğu politikacının işine geliyor, çünkü hayatlarını kolaylaştırıyor. Bu durum nasıl düzelir diye düşünmek, yolu bulmak ve uygulamak lazım. Gereken motivasyon, yetkinlik ve güç ise ayrı ayrı odaklarda, bu odakların bir araya gelmek için bir gerekçeleri olmadığı sürece de durum düzelmez.

Tabii cehaletin ululanması sadece Türkiye’ye özgü bir durum değil, tıpkı Türkiye’de çoğu kişinin iddasına rağmen sadece belli bir politik görüşe özgü olmadığı gibi. Amerika, Doğu Avrupa, hatta İngiltere’deki mevcut utanç verici durum, bunların örnekleri. Teselli mi? Değil tabii ama problemin derinliğini görüp anlamak için iyi bir başlangıç noktası olabilir.

What are the signs of a fake programmer? How would someone with experience in the tech industry identify someone who shouldn’t be, or who wasn’t meant to be a software engineer?

A difficult question indeed. There is no such thing as a completely fake programmer. Anybody who took a programming course in high school can write a “Hello World !”, or a bubble sort and s/he is a programmer. However being a professional programmer requires more. There are some indicators of a programmer who is at “Hello world!” level but claiming to be a professional programmer:

  • They are laud about their success
  • They talk about algorithms, not implementation.
  • They love buzzwords. These days especially full stack development and non-relational databases are in fashion.
  • They can reply quickly if you ask about their best program and its performance.

Bir miktar doluluğu şüpheli laf

Facebook profilime bakarsanız “I am the one with lots of words and almost no filter at all” yazıyor. Filtrenin hala orada olmadığı doğru ama zaman zaman bu gevezelikle söyleyecek söz bulamadığım oluyor.

Her sıkıldığımda yaptığım gibi fotoğraf arşivime bakıyordum. Bazılarınızın haklı olarak şikayet ettiği gibi, kedi fotoğraflarıyla dolu. Her zaman olduğu gibi Çıt çıt’ın fotoğraflarını hızlı geçmeye çalışıp, her zamanki gibi başaramadım. Her zaman olduğu gibi babamı görmemeye çalışıp atlayamadım, annemi hiç söylemesem daha iyi.

İnsanlara akıl verirken kolay, “üzüntüleri endişeleri geride bırak” demek. Biri oğlumdu, diğerleri bana “oğlum” dediler yıllarca. Üzüntüler unutulmuyor. Tekila’ya baktıkça, onca yemeğe rağmen şişmanlamadığını, hep sıcak gezdiğini gördükçe de endişeler gelip duruyor. Söylemek kolay yapmak zor…

Daha ötesi, benden içeri, daha derin dertleri hiç saymıyorum. Saysam ne olacak kafama çözüm mü düşecek? Günlük bulduğum mutlulukları da o dertlerle mi karartayım diyorum. Şimdilik bu yaklaşım işe yarasa da bir gün yaramazsa diye bir de meta-derdim var ama o da sırasını beklesin bakalım.

Eh ilk yazdığım doğruymuş; Konu çok ama söyleyecek söz çok yok.

ps: I …. … !

Hatıralar, kıyafetler ve roller, etiketler

Ne kadar yaygın olduğu tartışılır, ama yaşadığımız anın ve anların ve hayatın tamamının aslında ve sonuçta sadece hatıralardan oluştuğuna inanan, inandığını bilmese de öyle yaşayan çok insan var. Bu noktadan hareketle de “hatıralarımız güzel olsun” diye bir yaklaşım… Hatıralar biriktiriyoruz, bir otelin lobisinde, Kapadokya’da bu seferlik düşmeyen balonda, Arkeoloji Müzesi’ndeki şanssız mumyanın önünden kaçar gibi geçerken. Daha kötüsü kaçamadığımız hatıralar kalıyor hayatımızda; Çöpleri karıştıran çocuktan, askerden dönmeyen hep genç kalmış arkadaştan ya da detone olduğunu kendi farketmedikçe sıkıntı yaşamayan şarkıcıdan.

Bu hatıraları süslüyoruz kıyafetlerle, çıplak bedenleri kaplayan kumaşlar kılıf olyor, saygı topluyor, dedikodu çekiyor, keder doğuruyor, para getiriyor, hayat götürüyor. X ışınlı gözlük hayallerine sahip insanlar iki milimetrelik elyaf tabakasının altında kimin olduğuna aldırmıyorlar. Uzaktan ve yarı gizli dedikodular için en kolay malzeme bir insanın görüntüsü sonuçta. Görüşler ve kültür ve birikim ve karakter hakkında konuşmak için gerçekten düşünmek lazım. Kimin zamanı var düşünmeye, dedikodu için nefes harcamak varken?

Rollerimiz var, bize yakıştırılan. Ve etiketlerimiz o rollerin bize yapıştırdığı. Ne kadarından haberimiz var hala anlamadığım, ne kadarı bizim hiç bilemediğim. Bilmediğimiz etiketleri yırtınca beklemediğimiz tepkiler alıyoruz, “hiç yakıştı mı” diye. Anlamadığımız etiketleri buruşturuyoruz, siyah ayakkabı içine beyaz çorap giyerek. Sahiplenmediklerimizin durumu da acıklı ama en kötüsü sahiplendiğimiz etiketler. Biliyorum, o “çalışkan çocuk” gidip ayaklarını uzatıp uyumak istiyor günlerce, o “sevimli kız” önüne gelene basacak yıllardır biriktirdiği küfürleri, o “orospu”’nun tek hayali sevgilisine kavuşmak, o “akıllı adam” saçmalamak istiyor artık… Olmuyor, “sonra ne derler” diye.

Ben ne yapıyorum diye kendime bakıyorum. Eleştirsem de düzenin içinde, düzen ve düzülenle uyum içinde, devam ediyorum yaşamaya. Eskiden siyah kıyafetlerime laf edilirdi, artık ağırbaşlı gösteriyormuşum. Eskiden belime kadar saçlarım anneme başka dert olurdu, sevgilime başka, eh o saçlar da benden önce toprağa kavuştular. Eskiden beni anlasınlar isterdim, artık ben onları anlamaya çalışıyorum. Değişen şeyler var demek bende, “değişmeyen tek şey değişim…”. İyi iyi, acil durumlarda hızla uygun bir beylik laf da çıkıyor. Bir de, değişim var da gelişme ne kadar diye soracak kadar kafamın çalışması lazım, sadece sabahın beşinde değil de hayatın her anında… İşte o biraz şüpheli.

Buraya kadar okuduysanız sabırlıymışsınız. Ne güzel, ben yazarken zor sabrettim, açık açık anlatmak istediklerimi nasıl örtsem de nasıl insanlar kırılmasa diye kıvırdım. Siz okurken kıvırmayın en azından…

Silinemeyen aşklar

Çok aşık oldum, kolay aşık oluyorum. Bu yüzden suçlandığım da oldu, takdir gördüğüm de. Herkesin değil ama çoğu insanın kalıpları var bu konuda, hepsine uymaya çabalamak anlamsız. Ama sonuçta, insanlar da kalıplarıyla yaşıyorlar sıklıkla. Bunu bir kabahat gibi görmeyi bırakıp, hayatlarını kolaylaştırmak için yaptıklarını kabullenseler, hayatları daha da kolaylaşacak belki.

Öte yandan aşık olmayı dizilerden öğrenmiş çocukların bilmediği bir şey var; Aşk kolay kolay ölmez. Bakıyorum, düşünüyorum, bunca zamanda ve uzunca bir listede sadece iki kişiye karşı duygularım değişmiş, biri oldukça kökten ölüp giderken benim için diğeri çekilmez de olsa kıymetli bir arkadaş olmuş kalbimde. Geri kalanların her biri ayrı bir yara olarak yaşıyorlar. Neden olmamış, neden yürümemiş? Kiminde -muhtemelen çoğunda- ben kabahatli olmuşum, kiminde -muhtemelen daha çoğunda- ortam, zaman kötüymüş. Karşı tarafın kabahati olan hiç yok, olmaz zaten, olsa aşık olmazsın.

Hangi noktada sevgi ve arkadaşlığın aşka dönüştüğünü hala keşfedebilmiş değilim. En azından kendi özelimde bunun cevabını bulamıyorum. Sadece son derece garip bir işareti yakın zamanda farkettim. Eğer renk körü olmasam ve ehliyetimi 18’imde alsam belki daha önce uyanırdım buna. Aşkın geliyorum demeyip, doğrudan tepeme düştüğü dönemlerde arabadan tek parça çıkamama riskim olan durumlara düşüyorum, dalgınlıktan. Ama (zaten biliyorduk demeyin) salaklığım dolayısıyla bunu farketmiyorum. Fakat bir noktada, hani insanların hayatının film şeridi gibi geçtiği noktada, kendimi ya da kedi(ler)imi değil de bir başkasını görürsem uyanıyorum…

Bir yandan da bakıyorum, ki bunu açıkça ifade etmek bile tehlikeli geliyor ama, canımı yakmasına izin verecek kadar bağlandığım insanlar, bu izni çok seyrek ve istemeyerek kullanmışlar. Ben ne kadar acı verdim, onu tarafsız olarak söyleyemem, ama “keşke yapmasaydım” dediğim şeyler az değil, hiç biri kötü niyetle değildi ama sonuç değişmiyor. Can yakmaya açık bırakılan kapıların kullanılmamak üzere açıldıklarına inanmıyorum, ama bedeli ağır olabiliyor kullanmanın…

Bunları neden yazdığımı biliyorum, yakın çevremde de bildiğini düşünüp yanılacak insanlar var. Arkadaşlık öyle bir şey işte, arkadaşını kendisinden daha iyi bildiğini düşünüyor insan…

. TR MOL