Pazar sendromu

Ortaokul en nefret ettiğim okul oldu, anlatabileceğim korku hikayelerinin sonu gelmez sanırım. Gerçi başarılıydım, son planda bakıldığında. Ama o kadar nefret edip, ilgilenmediğim bir okulda başarılı olmam da, ortamın kalitesi hakkında bir fikir veriyor olmalı. O kadar değmez bir yerdi ki, neden hoşlanmadığımın detayına girmek bile okula hak ettiğinin ötesinde değer vermek olur. Bir örnek verip asıl derdime geçeceğim. Sınıfta hem çok uyuşamadığım insanlar hem de çok iyi anlaştığım insanlar vardı. Sınıf arkadaşlarımın yarısından nefret edip diğer yarısını çok sevdiğim bir ortam ne öncesinde ne sonrasında hiç olmadı. Sınıfların neden bu kadar uyumsuz insanlardan oluştuğunu sorguladığımızda, farklı kişilerin bir arada yaşamayı öğrenmesi gerektiğini dinliyorduk. Okulun açıldığı günlerde üzerimize çöken 12 Eylül rejimi karıştır barıştır’a ortaokullardan başlamıştı sanırım.

Neyse, okuldan o kadar nefret ederken kaçışım olmadığını bilecek kadar kafam çalışıyordu. Ama bu hafta sonlarını ders çalışmadan, ödev yapmadan geçirmeme engel olacak seviyede değildi. Dolayısıyla ortaokul boyunca Pazar geceleri saat 20:00’den sonra iki gündür salladığım ödevleri çantamı toplarken yetiştirmeye çalıştım. O zamandan beri de her Pazar gecesi kendimi mutsuz ve depresyonda hissetmeye devam ettim.

Hele bu dönemde, çocuk sahibi olmak cesaret gerektiriyor. Ne kadar iyi yetiştirmek için çırpınsanız da, otuz küsur yıldan sonra hala nefretle anacakları bir ortama girmeleri mümkün, herhangi bir sebeple. Kolay gelsin.