Bir kedinin ölümü

Bugün, hayatımda üçüncü kere bir kedinin ölümünü seyrettim. Bu belki üzerinde konuşulacak en güzel konu değil. Ama bu konuşulacak gerçek bir konu. Hayatta bir iki aylık tecrübesi olan, bir kiloluk bir yaratığın, etrafında anlayamadığı, kavrayamadığı hızlarda koşan binlerce kiloluk metal yığınları görüp korkarak kaçması önemli bir konu. Birinciden, ikinciden, üçüncüden kurtulup, arka ayaklarını dördüncüye, daha ne olduğunu anlayamadan debelenirken kalanını beşinciye kaptırması acıklı bir konu.

Acıyı, neyseki çok kısa bir süre, çeken güzel mavi beyaz bebiş bir evde sevilip şımartılabilirdi. Onun yerine Salı Pazarı’nın önündeki yolda bir lekecik halinde yatıyor, sabaha o da kalmayacak.

“Ölen insanlar varken bir kediye sıra gelir mi” diyenler olacak. Hatta hangilerinizin böyle düşüneceğini isim isim biliyorum. İki aylık bir kedinin masumiyeti ve göz önündeki ölümüne üzülmeyen biri, ölümü duyulduğunda ilk soru “bizden mi, onlardan mı” olan ortamda bir insana zaten üzülmez, merak etmeyin…

Negatif enerji, pozitif enerji temelinde bu yazdıklarımı görmemek isteyenler olacak. Enerjinin cinsi, gerçeği değiştirmiyor, bu sabah minik, masum bir can vardı, bu akşam o minik can yok.

Biri bencilce, iki sebeple buraya yazıyorum. Birilerinin o bebişin ölümünü hatırlaması, en azından ölümünün ardından hayatında görmediği kıymeti, sevgiyi ona göstermesi lazım. Bu birincisi. Ayrıca, ne kadar alışık da olsam bu tür yüklere, birileriyle paylaşmalıydım. Bu da bencilce olanı.