Zaman geçtikçe

Zaman geçtikçe hem iyi hem kötü şeyler biriktiriyor insan. İyi arkadaşlar, kötü arkadaş eskileri. İyi hatıralar, kötü karabasanlar. İyi ve kötü tecrübeler, iyi ve kötü ölümler, iyi ve kötü harcanmış zamanlar.

Bugünün şartlarında (gelecekte bunları okuyacak mevcut eğitim sistemi kurbanları: 2019’da başlayan bir salgınla insanlık virüsten korkmayan geri zekalılar ve diğerleri olarak ikiye ayrıldı. Daha ayrıntılı bilgi için COVID-19) ölüm normalde olduğundan çok daha fazla günlük hayatın gerçeği haline geldi. Dolayısıyla artan bir şekilde harcanan zamanın kıymeti, kaçırılmış fırsatlar, herhangi bir “iyi” olgunun artan değeri v.s. hayata bakış açımızda kaymalar yaşanıyor.

Daha ne olduğunu anlamış değiliz, anlayacak mıyız o da şüpheli. Göründüğü kadarıyla COVID-19’in en temel özelliklerinden biri insan beyninde bıraktığı raslantısal büyük, küçük hasarlar. Dolayısıyla gelecek nesillerin, ortalaması yükselen aptallık için bir bahaneleri daha olacak, Google, sürekli online toplum yapısı ve artan endüstriyel gıda tüketiminin yanında.

Hayata ve ölüme bakışımın genel yapısı gereği, özet olarak “bir bu kadar daha yaşamayacağım, nasılsa görecek ilginç bir şey de kalmadı…” diyerek ölüme, kendi ölümüme, aldırmayıp gündüz gece piyasalarda akıyor olmam lazım. Ama ufak tefek sorumluluk hisleri taşıyarak, “ailemden kalanlar ne hisseder, kedime kim bakar, ben birilerine bulaştırırsam ya yaşamak istiyor olurlarsa, ya mecburiyetten dışarıdaysalar…” diye elimden geldiği kadar tedbirli davranıyorum.

Bir sevgili arkadaşın ve bir eski tanıdığın annelerine nasıl farklı davrandığına bakıyorum da; Biri azıcık(!) huysuz da olsa annesini korumak için çırpınırken, diğeri melek gibi hanımefendiyi sağa sola gereksiz gezmelere götürürken… Salgının en büyük faydası bu oldu galiba, insanları daha iyi tanıdık bahaneyle.

İş mecburiyetleri dışında, Mart ortasından beri sadece birkaç kıymetli insan ve bir kedi için evden çıktım. Ki daha (insanlardan) birinin haberi bile yok onun için dışarı çıktığımdan. Duysa canıma okur muhtemelen “gereksiz şeyler için evden çıktın” diye. İnsanlar gereksiz değil tabii. Yukarıdakine benzer şekilde nasıl başkalarını tanımak için bu hastalık vesile olduysa, kendimizi tanımak için de geçerli bu. İnsan dönüp bakıyor, ben yaşıyorken hayatımda olması önemli olanlar kimler diye.

Pirlere niyaz ederiz 
Yalan dünyayı nideriz 
Ölürüz hasret gideriz 
Göster şol didarı bana

Aslında geriye dönüp bakınca, anne babamın ve yaşıtlarının hayatlarındaki en büyük darbe İkinci Dünya Savaşı olmuş. Kalıntıları hala aramızda yaşayan geri zekalı çığırtkanların bütün çabalarına karşın, savaşa girmemeyi başarmamıza rağmen hem de. Bir önceki nesil, Birinci Dünya Savaşı’nı ve Balkan Savaşı dolayısıyla göçmek zorunda kalmalarını anlattı hep, hayatlarını değiştiren olay olarak. Birinci grup 27 Mayıs’ın, ikinci grup İspanyol Nezlesi’nin lafını etmedi nedense. Belki de, bu halk o kadar çok darbe aldı ki ruhuna ve vücuduna, ciddi bir savaştan ve atadan kalma topraklardan zorla kopartılmaktan daha aşağısını hissetmiyor artık.

Bir gideninin daha ardından…

Bir gidenin daha ardından hayatı ve ölümü hatırlıyorum. Hem çok kolay hem de çok zor bunları yazmak. İyi bir kızdı, kucakta uyumayı severdi. Abi daha yumuşak olsa onun yanına sıkışmayı tercih edecekti belki de. Çok konuşurdu ama ağzından kötü bir laf çıkmazdı. Gerçi becerse camın dışındaki tüylü yaratıkları yakalayacaktı belki ama olmadı. Sütlü çay ve çiğ kek hamuru severdi. Keşke daha mutlu edebilseydim, keşke iki kiloyu geçip on kilo kocaman bir yaratık olsaydı, keşke keşke ama keşkenin sonu yok. Çoğu insandan sadıktı, nankör denen bir canlı türünden olup da…

Üretim araçları hakkında

COVID-19 salgınının üretim araçları hakkında gösterdiği ya da belirginleştirdiği bazı noktalar oldu benim için. Bunlar üzerine notlarım var. Kısa bir özet gerekirse, bazı noktalarda ayaklarımız toplumsal olarak yere basmak zorunda kaldı. Ama gördüğüm kadarıyla insanlık geneli olarak ayaklarımızı yere değdrmekten pek hoşlanmıyoruz, bakalım nerede patlayacak.

  1. Öncelikle mavi ve beyaz yaka işleri arasında ilginç bir ayrışma görünüyor. Bu ayrışmanın özellikle vurgulandığı noktalar oldu. Son yirmi yılda belli politik ve ekonomik sebeplerle pazarlanmaya çalışılan “aslında herkes çalışan, farklara aldırmayın” söylemi ve buna yönelik düzenleme ve değişiklikler vardı, genelde ve pek şaşırtıcı olmayan şekilde çalışanların aleyhine işleyen. Bir anda bazı çok belirgin ayrımlar çıktı ortaya ve bu “bir devrim” olmasa da gören gözler için uyanma vesilesi olabilir.
    1. Herşeyden önce mavi yakalıların vazgeçilmezliği çok belirgin şekilde görünür hal aldı. Eve servis yapan market dağıtım görevlisinden, elektrik dağıtımında görevli saha teknisyenine insanlar sahaya çıkamadıklarında ya da eskisinden dikkatli ve yavaş çalışmak zorunda kaldıklarında iş hayatından, günlük hayata her alanda ciddi sıkıntılar yaşandı, eksiklikler zorluklar aşılmak için ciddi mücadele edildi. Dev diye bildiğimiz şirketler bocaladılar. Öte yandan en azından pek çok beyaz yakalı bir anda işe gitmeseler, evden çalışır gibi yaparken yan gelip yatsalar da iş sonuçlarının çok değişmediğini gördüler, aksini umsalar da yönetici ve patronları da aynı şeyin farkında. Bu insanların en büyük şansı bu verimsizliği görüp raporlaması ve çözmesi gerekenlerin de büyük ölçüde beyaz yakalılardan oluşması
    2. Kimin mavi yakalı kimin beyaz yakalı olduğu çok belirginleşti. İş yerine ya da hizmet bölgesine fiilen gitmek, bir şeylere dokunmak, insanlarla yüzyüze gelmek zorundaysanız mavi yakalısınız, bu kadar basit. Şirket aracı tahsis edilmiş olmak, takım elbise giymek, ya da haftada 4-5 saati, son zamanlarda online da olsa, “havalı isimleri olan” periyodik toplantılarda geçirmek bu gerçeği değiştirmiyor. Son dört ayda “patron kaprisi” dışında bir sebeple evden çıkarak çalışmak zorunda kaldıysanız, ya modernleşememiş bir organizasyonda çalışıyorsunuz ya da mavi yakalısınız. Günaydın…
  2. Bir başka temel değişiklik ihtiyaç profillerinde oldu. Açıkçası bu konuda hala anlamadığım noktalar var ama belirgin bazı trendler var. En basitinden temel ihtiyaçların neler olduğunu hep beraber hatırlamak durumunda kaldık. İhtiyaçlar önceliklendi, kritiklerin yokluğunu hissettik. Mesela, un ve maya satışları patladı, ekmek satışında adet sınırlaması yapan ya da stok planlamasını tutturamayıp müşterilerini korkutan marketler oldu. Yine ilişkili bir konu olarak, evden çıkamayan insanların bir kısmında kıyafet ve ayakkabı alışverişi saplantısı gelişince psikolojik analizlere konu oldular.
  3. Her ne kadar Türkiye’de pek gündeme gelmese de Avrupa’da bazı ülkelerde ve özellikle Amerika’da tüketim mallarında “stoğa rağmen darlık” senaryoları yaşandı. En yaygın konuşulan örnekler olarak
    1. Tuvalet kağıdında; Toplu yaşanan mekanlara yapılan üretim daha düşük kaliteli ve düşük maliyetliyken, evlere yapılan üretimin daha kaliteli ve pahalı olması dolayısıyla bir anda tüketici grubu ürünlerde yokluk yaşandı.
    2. Çeşitli et ve sebze türlerinde; Üretim ve paketlemenin boyutları ve işleme metodu açısından büyük yüzdeyle toplu yaşam alanları ve lokantalara göre yapıldığı ortaya çıktı, stoğu geri çekip son kullanıcı formatında yeniden işlemek konusunda hala sıkıntılar yaşandığına dair haberler çıkıyor.

Son zamanlarda çok kullanılan bir kalıp vardı, “hayaller X gerçek Y” diye. Hayallerle gerçeğin ilişkisinin kopabileceğinin farkında olmak güzel, ama anlaşılan kabullenmek zor. Bayram bahanesiyle, hava ısındı diye gerçeklerden uzaklaşmak kolay, plajlarda gazinolarda. Ekonomi de bir noktada paranın hayali değerine dayanıyor, ama hayali üretim ve tüketim düzeni kolay patlayan bir yapı. Biz bunu defalarca yaşadık, Dünya genelinde neler olacağını bir iki sene içinde göreceğiz, farkında mısınız?

Geçmişe aşkın dehşeti

Bu yazıyı yazmaya 3 Mayıs 2020’de başladım, günün bir önemi olduğundan değil de aradan geçen uzunca zamanda hala kafamı konu üzerinde tam olarak toplayamamış olduğumu ifade etmek adına zamanı veriyorum. Bugün biterse yaklaşık iki ay on günde bitirmiş olacağım.

Tarihini, daha ötesi aile geçmişini bile bilmeyen bir toplumda, anlaşılması güç bir geçmiş merakı var. Bunun nedenleri beni çok düşündürüyor, sonuçları ise gelecek adına korkutuyor.

Klasik ifadesiyle “ben kimim”, “nereden geliyorum”, “nereye gidiyorum” çerçevesindeki sorular bir şekilde düşünmeye fırsat bulan insanların bilinçli ya da bilinçsiz olarak cevap aradıkları en temel felsefi problemler. Bir noktada bu sorular ve cevapları felsefe boyutunu kaçırıp, sadece pragmatik fayda sağlama aracı halini alabiliyorlar. Orhan Kemal’in sokak çocuklarının dediği gibi, “sen benim kim olduğumu biliyor musun?”, “sen benim babamın (dedemin, amcamın, genelde erkek aile büyüklerinin…) kim olduğunu biliyor musun” seviyesine kadar düşen soru cevap oyunlarına ve bunların getirdiği yalanlara kalıyoruz o aşamada.

Boğaziçi’nde bir arkadaşım tanıdığım vardı, ailelerinin kökenini saraydan ayrılmış bir hanım olduğu söylenen büyük annelerinden birine dayandırırdı. Doğrusu hangi bölümde okuduğunu hatırlamıyorum. Eğer Tarih eğitimi aldıysa, hangi hanımların saraydan ayrıldıklarını, ayrılmak durumunda kaldığını öğrendiği zamanki suratını görmek isterdim. Bugünlerde ciddi bir Osmanlı hayranı olmuştur muhtemelen…

Ağırlıklı olarak Asya’da olmak üzere; Dünya erkek nüfusunun binde beşinin Cengiz han’dan geldiğine dair genetik analizler var. Bizim toplum henüz bu konuda uyanmadı. Dolayısıyla Anadolu’da yerleşik güçlü beyliklerin birbirleriyle uğraşırken tepesine basıp ezmeye tenezzül etmeyerek hayati hata yaptıkları Osmanlı ile idare ediyoruz. Yoksa sokaklarda “Cengiz Han’ın torunlarıyız” diye koşturma potansiyeli olan bir sürü insan var.

Bu arada bu tür toplumsal eleştirileri ortaya koydukça, konuyu politik eleştiri için bahane olarak görenler mutlu oluyor sanırım. Ne yazık ki ben ilkokulda okurken 16 devletin bayraklarını önümüze diken, ortaokulda 120 devlet efsanesini pompalayan, lisede Osmanlı’yla ilgili desteksiz hikayelerin anlatıldığı eğitim sistemini hep farklı, genelde birbirine düşman politik görüşler yönetti. En tutarlı olduğumuz konulardan biri geçmiş hakkında hikayeler anlatmak.

Geçmiş hakkında hikayeler demişken, o on altı bayraktan birini (gerçi o sırada mavi değil kırmızı olanın altında olmalılar ama o kadar detayı hatırlayanlar yaygın olsa bu konu hiç açılmazdı) taşıyan Tatar hanının Viyana kuşatmasında attığı kazık nedense kimsenin canını acıtmıyor. Başlarına ne geldiğini bilmeyen insanlar sağ olsun. Eh benim köylümün kazığı da sağlamdır.

Uzun lafın kısası, neye hayran olduğu hakkında bile fikri olmayan insanlarla yaşıyoruz. Bu hayranlık da kendi geçmişinde beğenecek bir şey bulma, uydurma ihtiyacının sonucu. Sanırım günlük hayatın gerçek faktörlerinin doldurmadığı boşluk böyle anlamsız hayallerle doluyor.

Ölüm hakkında düşünmek

Beni “düşündürmeyi beceren” insanları seviyorum. Ne yazık ki çok sayıda değiller, dolayısıyla kıymetliler. Bunlardan biriyle yıllar önce yaptığımız bir konuşma sonrası sağladığım, sağlamak durumda kaldığım ilerlemenin bir benzeri olmayacak sanırım, daha uzunca bir süre. Belki bu bir fikir verir: Ölümü anlayacak yaşta olmak

“Ölümü düşünmek” ve tabii “ölümü anlamak” kültürümüzün doğal bir parçası. Bunu söylerken ölümü sevmekten söz etmiyorum, o da kısmen kendini gösteriyor zaman zaman, gerçi. Benim düşündüğüm daha çok ölümü doğal akışın bir parçası olarak kabullenmek. Sanırım toplum belli bir yaşa erişince ölümü daha doğal görmeye başlıyor. Bunun aksine yaklaşımı henüz bezle dolaşacak yaştaki toplumlarda, mesela Amerika’da kolayca görmek mümkün.

Bugün, dün olmuş aslında, hemşireler günü v.s. derken aklım annemdeydi zaten. Bunun üzerine bazı ufak dokunuşlar gelince hayatı ve ölümü epey bir düşündüm. Zaten ortam da uygun, ister veba, ister taun ya da ister pandemi diye adlandırın garip bir şeyin ortasında yaşıyoruz.

Bu kısa bir not olacak, karşılığı verilemeyecek borçları, bir daha gelmeyecek günleri, hayatın doğallığını hatırladığım…

. TR MOL