Geçmişe aşkın dehşeti

Bu yazıyı yazmaya 3 Mayıs 2020’de başladım, günün bir önemi olduğundan değil de aradan geçen uzunca zamanda hala kafamı konu üzerinde tam olarak toplayamamış olduğumu ifade etmek adına zamanı veriyorum. Bugün biterse yaklaşık iki ay on günde bitirmiş olacağım.

Tarihini, daha ötesi aile geçmişini bile bilmeyen bir toplumda, anlaşılması güç bir geçmiş merakı var. Bunun nedenleri beni çok düşündürüyor, sonuçları ise gelecek adına korkutuyor.

Klasik ifadesiyle “ben kimim”, “nereden geliyorum”, “nereye gidiyorum” çerçevesindeki sorular bir şekilde düşünmeye fırsat bulan insanların bilinçli ya da bilinçsiz olarak cevap aradıkları en temel felsefi problemler. Bir noktada bu sorular ve cevapları felsefe boyutunu kaçırıp, sadece pragmatik fayda sağlama aracı halini alabiliyorlar. Orhan Kemal’in sokak çocuklarının dediği gibi, “sen benim kim olduğumu biliyor musun?”, “sen benim babamın (dedemin, amcamın, genelde erkek aile büyüklerinin…) kim olduğunu biliyor musun” seviyesine kadar düşen soru cevap oyunlarına ve bunların getirdiği yalanlara kalıyoruz o aşamada.

Boğaziçi’nde bir arkadaşım tanıdığım vardı, ailelerinin kökenini saraydan ayrılmış bir hanım olduğu söylenen büyük annelerinden birine dayandırırdı. Doğrusu hangi bölümde okuduğunu hatırlamıyorum. Eğer Tarih eğitimi aldıysa, hangi hanımların saraydan ayrıldıklarını, ayrılmak durumunda kaldığını öğrendiği zamanki suratını görmek isterdim. Bugünlerde ciddi bir Osmanlı hayranı olmuştur muhtemelen…

Ağırlıklı olarak Asya’da olmak üzere; Dünya erkek nüfusunun binde beşinin Cengiz han’dan geldiğine dair genetik analizler var. Bizim toplum henüz bu konuda uyanmadı. Dolayısıyla Anadolu’da yerleşik güçlü beyliklerin birbirleriyle uğraşırken tepesine basıp ezmeye tenezzül etmeyerek hayati hata yaptıkları Osmanlı ile idare ediyoruz. Yoksa sokaklarda “Cengiz Han’ın torunlarıyız” diye koşturma potansiyeli olan bir sürü insan var.

Bu arada bu tür toplumsal eleştirileri ortaya koydukça, konuyu politik eleştiri için bahane olarak görenler mutlu oluyor sanırım. Ne yazık ki ben ilkokulda okurken 16 devletin bayraklarını önümüze diken, ortaokulda 120 devlet efsanesini pompalayan, lisede Osmanlı’yla ilgili desteksiz hikayelerin anlatıldığı eğitim sistemini hep farklı, genelde birbirine düşman politik görüşler yönetti. En tutarlı olduğumuz konulardan biri geçmiş hakkında hikayeler anlatmak.

Geçmiş hakkında hikayeler demişken, o on altı bayraktan birini (gerçi o sırada mavi değil kırmızı olanın altında olmalılar ama o kadar detayı hatırlayanlar yaygın olsa bu konu hiç açılmazdı) taşıyan Tatar hanının Viyana kuşatmasında attığı kazık nedense kimsenin canını acıtmıyor. Başlarına ne geldiğini bilmeyen insanlar sağ olsun. Eh benim köylümün kazığı da sağlamdır.

Uzun lafın kısası, neye hayran olduğu hakkında bile fikri olmayan insanlarla yaşıyoruz. Bu hayranlık da kendi geçmişinde beğenecek bir şey bulma, uydurma ihtiyacının sonucu. Sanırım günlük hayatın gerçek faktörlerinin doldurmadığı boşluk böyle anlamsız hayallerle doluyor.