Aptallığı başkalarında varsaymak

Mutena ve adını vermeye cesaret edemeyeceğim kadar büyük bir şirketimizin çağrı merkezindeki robot sayesinde bir yaşıma daha girdim. Kredi kartı numaraları “kartın ön yüzünde yazılı” oluyormuş.

Bu konudaki klasik Amerikan yaklaşımını bilirsiniz. Açıklamanın yapılması gereken o kadar çok kişiyle karşılaşılmıştır ki, artık soru gelmeden “KK# olarak ön yüzdeki on altı haneli numarayı girin” diye otomatik olarak talimat verilmeye başlanır. Tabii, burada Türkiye gerçekleri açısından çeşitli sıkıntılar görüyorum.

Öncelikle Türk halkından ne kadar kötü bir örnek kitleyle karşılaşılmış olmalı ki, parasıyla ilgili dikkati en üst seviyede insanlardan oluşan bu toplumun içinde kredi kartı numarasının ne olduğunu bilmeden kredi kartı sahibi olacak dikkate değer sayıda insanlar olacağı varsayılabiliyor?

Bunun yanında, çağrı merkezinin robot yazılımı, ya da IVR’ı, o kadar yüksek teknolojiyle ve fakat o kadar kötü dizayn edilmiş ki, söz konusu mutena şirketimiz memleket sathına yayılmış binlerce tahsilat noktası işletmek zorunda kalıyor, buna para harcıyor falan. Bunlar dururken bu çağrı merkezini, bu IVR’ı kullanmak konusunda ısrar ve başarı gösterecek kitlenin en azından biraz okumuş yazmış olmaması, KK bilgileri nasıl kullanılır diye basit bir şeyi bilmemesi nasıl mümkün oluyor, ya da olduğu varsayılabiliyor?

Ben açıkçası burada, eski deyimiyle velinimet olan müşteriyi aşağı görme dışında makul bir açıklama bulamıyorum.

Bunların yanında yukarıda da vurguladığım on altı haneli rakam konusu var. Benim KK numaram on beş haneliyse ne olacak? Beraberinde, KK son kullanma tarihinin hangi formatta girileceğinin söylenmiyor olması konusu var. MM/YY istiyormuş ama denemeden bilmek mümkün değil. Bu arada kullanılan CRM’in hatalı/eksik mesajlar vermesi var. Ödeme talimatı gelen faturanın bankaya iletilmemesi var. Var da var…

Bunların hepsini bir araya getirince işini düzgün yapmaktan aciz ve maaşını ödeyen müşterilerini aşağı gören bir grup insandan başka açıklama bulamıyorum. Ortada bir aptallık olduğu kesin ama, kaynağı bazılarının varsaydığı ve ikinci sınıf gördüğü insanlar, müşteriler, tüketiciler değil.

Aptallığın tedavisi olmaz ama…

Nim sofyan’dan teknik konulara kadar atlayarak yazacağım, üzgünüm…Teknik konularda seyrek yazıyorum, zaten her gün içinde olup insanları bayıltana kadar konuştuğumuz şeyleri buraya taşımamak için. İngilizce yazmak istemiyorum, her seferinde kendimi daha kolay ifade edebildiğimi görmekten hoşlanmadığım için.

Öte yandan bazen -peki, sıkıysa kibarca ifadesini siz bulun- toplumsal aptallık, salaklık ve cehaletin diz boyunu aştığı günler teknik konular ve İngilizce metinler kaçınılmaz halde kaçış noktaları halini alıyor.

Şincik; Nim sofyan 2/4’lük bir Türk usulüdür. Bunu sayesinde öğrendiğimiz rahmetli Alp Bora’nın da grubunun adıdır. Bir sebeple “Nim Sofyan” adını anlamayıp, gruba ve dinleyenlere “$TÜRK_DIŞI_BİR_MİLLET’in dölü” diye laflar edip, bunu bir de hakaret zanneden zavallılara rastlayınca şaşırmamamak lazım ama, şaşırmasa da sinirleniyor insan.

Ben kültürel olarak, atadan gelen soy yaklaşımıyla büyüdüğümden kendimi Tatar sayıyorum. Aileye giren gelinler sayesinde, aslında o kadar çok millet karışmış ki saymakla bitmiyor. Bu durumda herhangi bir millete mensup olmayı hakaret vesilesi sayan canlı türlerini anlamak zor oluyor. Tabii aslında bu konunun çok derinden deşilmesi lazım. İnsan’ın kimliği üzerinde günde iki üç saat gördüğü babası mı daha etkilidir, kucağında büyüdüğü annesi mi? Cevap belli de, orada da haklı bir feminist tepkiyle karşılaşıyoruz “bu çocuklar ancak kötü yetiştiği zaman annenin etkisini hatırlıyorsunuz” diye.

Eh, konu ırkçıların cehaletinden başlayıp, tehlikeli bir şekilde feministlerin haklı tepkisini almaya kadar gidince, bunları yazmalı mı yazmamalı mı. Başlıyorsun altı ay önce bulunmuş açığın turşusunu kurup “zero day” diye reklam yapanlardan, Pakistan bankacılık sektörünün atlattığı (atlattılar mı acaba) siber saldırıdan devam edip Django, Python falan diye bitiriyorsun. En azından IT sektöründe alınganlık gösterecek insan daha az, onları da kimse ciddiye almaz zaten.

Kim kimi yoldan çıkarıyor?

Ben küçükken annem aklına gelen kötü şeyleri “şeytan şöyle yap diyor” diye anlatırdı. Şeytan’ı savunacak halim yok, onun da benden savunma beklediğini sanmam. Ama bakıyorum insanlara da, “örnek”, “ideal” v.s. insanların iyi tarafları aşınıp gidiyor, gözümüzün önünde.
Bazı günler hayatın güzellikleri içinde ufak problemler bulup bunları göz ardı etmekle, hayat zaten batmış bitmiş aradan ufak bir cevher bulunur mu diye çabalamak arasında gidip geliyoruz. İnsanın kendini sevmesi lazım, bu konuda şüphem yok. Ama insanın çevresini, hayatını da sevmesi lazım. O çevreyi, o hayatı kuran, geliştiren, güzelleştiren öte yandan da bozan, çürüten, keyfini kaçıran bizleriz.

Knowing

There is a difference between data and knowledge.
There is a difference between memorising and understanding.
There is a distance between societal norms and moral values.

 Being powerful and rightful are two distinct concepts.
Age does not provide experience.
Experience does not make you right.

 Strength is not the power you can project, but it is your effect.
Actual respect comes from people, who does not expect anything in return.
Life is boring, fun is temporary, only memories remain.

Kavram Kargaşası ve Günlük Hakkında

Okula gitmekle eğitimi, arabayı çizmesin diye çocuklara iki üç lira vermekle iyilik yapmayı, bir performans seyretmekle kültürü karıştırmayı seviyoruz. Kitaplar metreyle ya da rengine göre alınıyor. Saygılar cüzdanın kalınlığı, kredi kartının rengi, ünvanın havasına göre gösteriliyor.

Hayat diye de günlerin geçişini kabul edince iş bitiyor sanırım.

Blog kelimesi weBLOG’dan bozmadır ya, hani olanları kaydetmek, jurnal, günlük tutmak ve bunu web üzerinde yapmak v.s., umarım malum… Son günlerde evimi taşımaya çalıştığım için eski günlükler, notlar elimden geçiyor.

İyimser bir bakış açısı ile bakmaya çalışınca; Bugünlerde yazdıklarımdan çok daha karamsar şeyler yazdığım olmuş zaman zaman, hatta muhtemelen çoğu zaman, çünkü karamsarlık yazma isteğini canlandırıyor görünen o ki… Yani daha bile kötü günler gelmiş ve geçmiş hayatımızdan.

Kötümser bir bakış açısıyla bakmak gerekmese de, göz görüyor tabii; Daha elli yaşıma gelemedim, yaklaşık yarım asırda geçen kötü, sıkıntılı, krizli, zamanlara bakıyorum da: Nasıl, neden, ne akla hizmet bu kadar ders almadan yaşayıp, bu kadar boş zaman geçirmeyi beceriyoruz, ayrı bir merak konusu.

. TR MOL