Have you ever dated a feminist

I usually do not date someone who is not a feminist, does this count? I have never asked BTW. At the beginning of a relation I do not ask about:

  • Zodiac sign
  • Political views
  • Feminism
  • Hair colour
  • Sexual preference details.
  • Religious views.

These are all important and valuable subjects, more fulfilling to discover and to discuss with passing time. If a partner believes, above questions can be answered in single word answers (Gemini, liberal(European), yes, natural brunette, missionary, Orthodox), then I would be out of there, even before “brunette” part. A woman potential partner (probably a man too, but I have no experience on that front) should be able to discuss:

  • That while Zodiac is a complete bullshit, there are statistical evidence about some parts of vaguely broad rules. It is more fun than a serious thing etc. etc.
  • That political reading of the socio-economic status of the population is a spectrum, she thinks this about social security, that about animal welfare etc. etc.
  • The differences between first wave and second wave is overtly exaggerated in some aspects, and broadly simplified in other aspects. While third wave was an adaptation attempt to changing world conditions, fourth wave has yet to demonstrate some “positive” contributions etc. etc.
  • “Well, it was blue and green last week, now black and yellow, what colour do you like to see during next week?”
  • “I would prefer to demonstrate when I would like to see your preferences, maybe soon maybe later”
  • How organised religion turned basically rebellious Abrahamic religion(s) into what they were not meant to be…..

See, such is called “a dialogue” and a relation must be based on this. If you ask any girl these days they claim to be feminists anyway, there is no need to ask that question. The point is to understand if they truly are or not, which requires background on both sides and takes time to understand.

Daldan dala, buluttan yere

Fırtınayı çok severim, geçen yaz o acayip dolu yağarken, ağzım kulaklarımda araba kullanıyordum. Şu anda dolu yok ama fırtına ondan bile şiddetli görünüyor.

Bu arada, 24 Temmuz 2018 sabah 04:29…

Bazen o kadar çok mayın üst üste, yan yana yerleşmiş oluyor ki, adım atmayı bırak parmak ucuyla denge sağlayarak aralarından geçmek mümkün değil, Tekila bile beceremez. Ah be oğlum, annen burada ve uyanık olsa o sarılırdı sana, ben teselli edemem seni. Derdim fırtınadan büyük belki ama kökü fırtınada… Kedinin büyümesi gerektiği gibi insanın da büyümesi gerekiyor. Yoksa bir fırtınada ışıklar gürültüler var diye korkudan titrenir mi hiç?

Fotoğraflar ve bazı düşünceler

Ben küçükken, babam bana fotoğraf çekmeyi öğretmeye çok çalıştı. O sıralar fotoğraflar filme çekiliyordu, dijital de neymiş! İki şeyin anlamam için örnekle falan değil, doğrudan anlatılması gerekmişti.

Birincisi yeterince çok fotoğraf çekersem arada bazılarının tesadüfen de olsa güzel çıkacağıydı. (Sert (!) baba sesiyle) “36’lık filmden beş tane güzel poz çıkarmak marifet değil, 35 tane çıkarman lazım“dı. Babam, digital kameraları, hele herkesin cebinde yüksek çözünürlüklü kameralarla gezdiğini görmedi. Görse fikri değişirdi muhtemelen ama eminim yine her çektiği “güzel” olsun diye uğraşırdı, film ve banyo ziyan ediyor olmasa da.

İkincisi, fotojenik insan diye bir şey olmadığı, poz vermek konusunda yetenekli insan olduğuydu. Doğal olarak iyi poz veren insanların fotoğrafları daha kolay çekiliyordu, hepsi o kadar. Fotoğrafı güzel çekmek fotoğrafçının göreviydi.

Bugün yeni bir şey öğrendim. En güzel fotoğraflar bile gerçeğin hakkını veremiyor bazen.

Dört yıl sonra gelen ek: Hala bu yazıyı kimin için yazdığımı itiraf edememem ilginç. Haydi yüzsüz demeyelim de nispeten rahat biri olarak bile…

Kalıplar, alışkanlıklar

Uyku günde sekiz (hah!!) saat, yemek üç öğün. Eee, yirmi küsur yaşına kadar oku, altmış yetmiş yaşına kadar çalış. Çalışırken de her Pazartesi sendrom yaşayıp, her Perşembe hafta sonu planları yapmayı unutma. Arada fırsat bulursan arkandan güzel şeyler söylenecek bir şeyler de yaptıktan sonra defteri dür, dört kolluya bin, kemik tarlasına götürsünler.

Aman ya, yerseniz işte…

Bilmek hakkında kısasından bir not

Uzatacak kadar bilmediğimden….

Aylardır Marcus Aurelius okuyorum. Gözlerim bozulduğundan beri şikayet ettiğim eski hızımla okuyamamanın tersine, korkuyla sayfaların ilerleyişine bakıyorum. Aurelius, yaklaşık bir asır sonradan gelmekle beraber, beni bilip bilmediği şeylerle ilgili bir noktada çok zorluyor. “Forgive them, for they do not know, what they are doing”, ama hala bilmiyor olmakla beraber, ahlaken çok ilerlemiş bir insan var bir yüz yıl sonra.

Bu arada böyle çok takılmış olmamın sebebi de bu, ahlaki öğütlerini gayet mütevazi bir şekilde veren, alçak gönüllü bir adam var. Görmeyeli çok olmuştu…

. TR MOL