Sıkıntı ve mecburi seyirlerle hayat

Bazı gözlemleri herkes yapıyor, kolayca yapıyorlar… “Gençler başlarını telefonlarından kaldırmıyor”, “ortalık çok kötü oldu” v.s. … Bunları görmek kolaysa, ne bileyim, gençlerin ailelerinden yüzlerce kat daha fazla miktarda, kalitesiz de olsa, bilgi akışı altında ezildikleri de kolayca görülüyor aslında, ama pek lafı edilmiyor. Ortalığın “hiç bir zaman” iyiye doğru gitmediği de öyle… Görülmesi aslında kolay ama lafı edilmeyen olgular hayatımızın çok derinden parçası, bu yeni bir durum da değil.

Ben son dönemde başkalarına nasihat etmek yerine kendime akıl vermeyi tercih ediyorum, son derece bencilce bir sebeple. Aklım çok kıymetli de kendime saklıyor değilim. Sadece anladım ki herkesin aklı kendine kıymetli, benim gördüklerimin değeri anlatacaklarım katma değeri varsa bile, son zamanlarda görüyorum ki bir şeyi bilmek, anlatmak v.s. ötesinde anlatılanın bir kıymeti olduğuna dair duyulan şüpheleri aşmak daha çok enerji gerektiriyor. Açıkçası o enerjiyi de genelde kendime saklıyorum bu sıralar, sanırım uğraşmaktan sıkıldım.

Bu arada konu felsefe, politika, din v.s. olmak zorunda değil, en temel uzmanlık alanım olan, neredeyse matematiksel kesinlikle kağıt üzerinde ispatlanabilir konular bile anlamsız tartışmalara meze oluyor son dönemde. Gördüğüm kadarıyla bu noktada temel sebep yaygınlaşan endişe hali, insanların artan korkuları. Ortam şartları öyle bir hal aldı ki, en ufak değişiklik potansiyeli, en ufak başını kaldırıp da duvarın ötesine bakma gerekliliği korkuyla karşılanıyor, görüleceklerin, farkına varılacakların endişesiyle.

Neyse, defterlerimi, elektronik notlarımı, kafama yazdıklarımı görseniz herhalde “bu devirde bunları mı dert edip düşünüyorsun” diyeceğiniz çok konu çıkar, ama hep hayat rahatken mi düşüneceğiz? Öyle yapanların hali ortada değil mi???