Amaçlı ya da amaçsız, yaşamak

Rutin, belki dünya genelinde geçerli şekilde rutin, bir hayat akışı beklentisi var. Doğuyorsun, ailen toplumsal eğitime hazırlıyor, toplum seni bazı okullarda, ustalık çıkarlık ilişkisinde, orduda veya benzeri organize yapılarda eğitip “hayata” hazırlıyor, üretime katılıyorsun, üretiyorsun. Zaten doğduğundan beri tüketicisin, tercihen çok da bilincine varmadan tüketmeye devam ediyorsun. Üretime ve tüketime en büyük katkın olarak senden sonra gelen üretici/tüketiciyi üretiyorsun ve onu da aynı yola sokuyorsun. Thus goes the circle of life ad infinitum.

Bu düzenin gerek detaylarına, gerek ana akışına uymayan her tür yaklaşım, duruma göre radikal, sıra dışı, devrimci, manyak, çılgın, cesur (en kötüsü bu sanırım) benzeri bir sürü sıfatla sıfatlanıp, adlarla adlanıyor.

İnsanların sormayı öğrenmeleri ve cevaplamayı başarmaları gereken bir soru var. Bu cevabın da basma kalıp, öğrenilmiş, empoze edilmiş, yalan değil gerçek, kişiye ait olması lazım. Soru kolay:

“Hayatta amacın ne?”

Tanıdığım çocuk sahibi herkes hayatlarının büyük kısmını buna çocuklarıyla ilgili bir cevap vererek geçirdi, geçiriyor. “Çocuklarımı hayata hazırlamak”, “çocuğumun mürüvvetini görmek”, “torunlarımı sevmek”… Evli olup da ailelerinden torun baskısı, en azından sorusu görmeyen var mı? İnsanlar kapıldıkları düzeni çocuklarına da empoze ediyorlar, dolayısıyla düzenin devamlılığını garanti altına alıyorlar. Sincap kafesi dönmeye devam ediyor.

Ben gençken daha genelleşmiş bir cevabım vardı. “Öldükten sonra da hatırlanmak istiyorum” diyordum. Bir yol çocuk sahibi olmak, ama benim kafamdaki araç çocuk sahibi olmak değil, başarılı olmak, sıra dışı bir şekilde/alanda başarılı olup kalabalığın içinde kalmamaktı. Bugün bulunduğum yerde görüyorum ki, nasıl çocuk sahibi olmak hatırlanmanın bir aracıysa, başarı da bir araç ve her ikisi de sınırlı bir zaman için etkili.

Soylu aile üyesi, hanedan mensubu değilse bir insan, sanırım büyükanne, büyükbaba seviyesinden sonra hatırlanmak ancak bazı ekstra tesadüflere bağlı. Ben 1882’de doğmuş ve görmediğim dedemin adını hatırlıyorum, 1908’de doğmuş babaannemi herhalde kolay kolay unutmam.

Başarı hanesinde sanırım durum daha kötü. Kendi geçmişimde olan ilklere, en büyüklere, en imkansızlara bakıyorum, yalnız başına başarı diye bir şey yok, o yolları beraber yürüdüğümüz insanlardan başka kimsenin yaptıklarımızı hatırladığını, dolayısıyla beni hatırlamaları için bahane olacağını sanmam.

Hayatta amacımız ne gerçekten? Sanırım iki ayrı yol var insanın önünde, ya amaçsızca nitrojen döngüsündeki rolümüzü tamamlayacağımız günü bekleyeceğiz, ya da bir amaç bulup, başarılı başarısız peşinde koşacağız.