Kim bu konuşan

Bir insana sorulabilecek en temel sorular “sen kimsin” ya da “kendini tanımla” ve bunların varyantları. Belki daha zor olanı “ben kimim” sorusuna cevap bulmak. Önemli olan, belki çarpıcı olan noktalardan biri şu ki, insan ne kadar kimliği üzerine düşünmüş, buna zaman harcamış, kafa yormuşsa, sorunun cevabı o kadar zorlaşıyor, daha zor ifade edilir, daha anlaşılması zor, daha ilginç ve beklenmedik hal alır oluyor.

İlk aşamada, giriş seviyesinde diyelim, insanlar kendilerini başkalarının empoze ettikleri nitelik ve/veya isimlerle tanımlıyorlar. Bu “hayatın başlangıcında” normal aslında. Bir çocuğun, kendi kimliğini oluşturmaya yetecek olgunluğa ulaşmasından çok önce, ailesi, çevresi, komşuları ve okulu milli, dini, sosyal etiketleri üstüne yapıştırmaya başlıyor. Kişi tembel ya da yetersizse üzerine yapışmış etiketlerden en kolay kullanılan, en faydalı olan, en kabul göreni alıp kullanmaktan başka bir şey yapmasına gerek yok.

Bir sonraki aşamada genelde isyanla, tepkiyle, duruma göre intikam veya nefretle doğan ve nasıl gerekçelendirildiğinden çok kalıcı olup olmadığı beni ilgilendiren kişinin kendine bulduğu ilk kimlik geliyor. Buradaki tepkisellik gördüğüm kadarıyla ortak nokta gibi duruyor. Aileye, okula, topluma, ezen ya da ezilen kitlenin mensubu olarak “karşı” tarafa duyulan tepkiler kişilerin, genelde gençlerin, kimliklerini tanımlama çabasında temel kriter oluyor.

Herkesin geçemediği üçüncü aşamada insanlar geriye dönüp, topluma, kendilerine, hayatın getirip götürdüklerine bakıp, kendilerini anlama çabalarının bir parçası olarak kim olduklarını tanımlamaya başlıyorlar. Bu aşamada nispeten kaliteli, genelde zaman içinde değişen -belki dinamik demeli- kimlik tanımları ortaya çıkıyor.

Kolayına kaçarak, politik örnekler vermek gerekirse;

  • Birinci aşamada “bizim bütün aile XYP’yi tutar, hep onlara oy veririz”
  • İkinci aşamada “ben solcu/sağcı/ilerici/muhafazakar görüşteyim”
  • Üçüncü aşamada “askeri harcamaların, milli eğitim harcamalarına oranı hakkında şunu/bunu/onu düşünüyorum”

Örnekleri neden bu kadar yuvarlak bıraktığım açık tabii, umarım…

Uzun süre, en acıklı ve acınası kimlik tanımının bir topun etrafında koşan 22 kişiyi seyretmekten heyecanlanan insan kitlesinden çıkan fanatikler olduğunu düşündüm. Sonra bir gün biri “futbolcular cahil olur, basket oyuncuları hep üniversite mezunu” dedi. Takım fanatizmini bir kenara bıraktım, spor fanatizmini haklı gösterecek hiç bir gerekçe bulamayıp oyuncuların sahadaki fonksiyonlarıyla hiç bir ilgisi olmayan üniversite eğitimlerini öne sürmek… Demek istiyorum ki, kendini futbol taraftarlığıyla tanımlamaktan da acıklısı var. Açıkçası bu bana Türkiye’de politik/dini/etnik/bölgesel/sportif/mesleki ve her tür mümkün olan yobazlığın neden bu kadar köklü olduğunu bir noktaya kadar açıklıyor. Herkesin kendi grup/kimlik aidiyetinden olmayan insanların “neden ikinci sınıf” olduklarını açıklayacak bir sürü sentetik bahanesi var.

Temel problem zaten bu noktada; Çoğunluk “ben” dışında zamirler kullanarak kimliğini oluşturup, tanımlayıp, açıklamaya çalışıyor. Bu kadar çok “ben” demekten zevk alan bir toplumun, kimliğini ifade ederken dedesi, babası, dayısı, okulu, futbol takımı ve benzeri kriterlere gömülmesi acıklı.