Kendime dersler

Vedat Türkali demiş ki:

Düşündüğünü söylemekten korkmaya başlarsa bir kişi, düşünmekten de korkmaya başlar.

Bu sabah Açık Gazete böyle başladı. Radyo saat sekizde otomatik açılıyor artık. Dolayısıyla bu gün duyduğum ilk sözler bunlar oldu. Sürekli programın kapanışını yakalamaktan sıkılmıştım bir süredir. İnsanın her sabah kendi kendine ne kadar dalgınlaştığını hatırlatması bir süre sonra espri niteliğini kaybediyor, ben de aletin saatini programladım sonunda.

Asıl konuya bakarsak, hepimiz, her yerde bu lafı ya da benzerlerini okuduğumuzda bugünlerde aklımıza devlet korkusu geliyor. Ben bu “devlet korkusu” içinde bazı kendi kendine söylenen yalanlar görüyorum, işin kötüsü bu yalanları konuşmak da devlete laf etmekten bile daha zor. Çünkü kendine “aydın” ya da “entellektüel” ya da “münevver” diyen insanlarımızın en büyük ortak noktaları kendilerinde hata olmadığına iman. Kendine “entel” diyen insancıklarımızın durumunu yorumlayamayacağım, neyse ki çevremde yoklar, olmasınlar zaten.

Mevcut devlet ve hükümet yapımızı savunmaya çalışmıyorum, ne o yakınlıktayım pozisyon veya politika olarak ne de durumun/devletin/halkın “savunularak” gelişeceğini düşünüyorum. Bu “savunma” konusu önemli, toplumca (ki bu “toplum” konusu daha da önemli) bir savunma, kaçınma kültürümüz var, bu son 15-20 senenin işi de değil.

Adını anmaktan hoşlanmadığım bir yazarımızın lafıyla, hala Balkan Savaşları ve 1. Dünya Savaşı’nı kaybetmenin sendromunu yaşıyoruz. Politik olarak çok şey değişmiş olabilir ama kültürel olarak hala yabancı devletlere yaranmak için Tanzimat ilan eden insanların mirasından kurtulamamışlığı yaşıyoruz. Eh halk da devleti kendisi dışında bir şey sandığı, devlet memuru olan insanların kendisinin değilse komşusunun oğlu, kızı yeğeni olduğunu unuttuğu sürece halinden memnun, kabahat atacak bir odak bulmanın sevinciyle.

Bu  durumu dışsallaştırmaya da çalışmıyorum, bacak kadar çocukkenden hatırladığım en ağır terbiye lafı “elalem ne der” sorusudur, annemden yaptığım yaramazlıklara karşı gelen. Dolayısıyla ben de kendi iç huzurum, kendi namusum, kendi ahlak anlayışımla değil, komşuların, mahallelinin, akrabaların, arkadaşların beğenilerine, tercihlerine uygun bir hayat yaşamaya çalışarak büyüdüm.

Neyse ki benim gibi olup da yine benim gibi “problem varsa kaynağı bende, bizde, bizim çevrede olabilir” demeyi beceren insanlar var. Yaygın bir laf vardır teknoloji çevrelerinde, “çözüm problemi görerek başlar” diye. Problemi görmeyerek, görmemeye çalışarak, gözlerini yumarak “benden başka herkes hatalı, probleminizi çözün, beni rahatlatın” diye şekeri alınmış çocuk gibi ağlayarak bir ilerleme sağlanmaz.

Geçenlerde eski ve iyi bir arkadaşımla konuştuk. Bizim okuldan, piyasasında saygın, liberal demokrat, ilerici v.s. v.s. niteliklerde bir insan. Laf döndü dolaştı, bazı Anadolu üniversitelerinden mezun, iş emanet edilecek kalitede çalışanların daha kolay sömürülebilir, buna rağmen daha sadık olmalarıyla ilgili bir iki gözlem anlattı, tabii şahsi tecrübeye dayanarak. Eh yani, liberal demokrat ve ilerici olmak yerine sadece “liberal” olmak böyle bir şey.

“Tek kelime laf ettin mi?” derseniz, cevap hayır. Tamam takdirlerimi de ifade etmedim “ne güzel sömürüyorsunuz çocukları” diye, ama son noktada bir laf edilmesi lazımdı.

İşte böyle şeyleri söylemekten korka korka, sonunda üstlerinde düşünmekten de korkmaya başlanıyor. Arkadaş ne der, sevgili ne der, aile ne der, komşu ne der diye diye…