Yazmamak, düşünmemek, hatırlamamak

Çoğunluğun sandığının aksine bilgisayar programcılığının temeli mantıklı düşünmek değil. Eğitim, doğal olarak mantık çerçevesinde kurulan bir yapıda veriliyor, kullanılan araçların gereği böyle. Ama işin temelinde, gerçek hayatın bazı akışlarının, mantık çerçevesindeki bu araçları kullanarak modellenmesi yatıyor. Sıkıntı da burada, gerçek hayat mantıksız, hatta o kadar mantıksız ki, amatör biri “mantık gereği…” diye başlayan bir cümle kuruyorsa muhtemelen bir iki saniye içinde aslında kanalizasyon yakınında yapması gereken bir şeyi herkesin ortasında yapacak olması muhtemel. Dolayısıyla mantıksızlığı mantıklı olarak analiz etmek gibi garip bir iş yapıyoruz aslında. Bu açıdan bakınca;

Yazmak mevcut şartlarda zor geliyor, neden olduğunu anlatmak için çok düşünmem gerekiyor ve açıkçası bunu da ne kadar yapmak istediğimden emin değilim. Kısa özet olarak; Hayatı seyretmek uzun zaman zevklerimden oldu, bir sürü sıradan, rutin, sıkıcı ama devamlılığın işareti olgu, olay arasında güzel ilginçlikler, sevimli değişiklikler v.s. arayıp görmeyi sevdim hep. Son zamanlarda sıradanlığın, ortalama hayatların, popüler ifadesiyle “vasatın” tahakkümü altındayız. Bu sıradanlaşma o kadar acıklı bir boyutta ki, vasatlaşmış bakış açıları, çoğunluğu mevcut durumun Türkiye’ye özgü değil de global bir olgu olduğunu görmekten de alıkoyuyor.

Örnek olarak; Tanıdığım genç arkadaşlardan birinin müzik zevkini takdirle takip ediyorum. Öte yandan şu anda mevcut imkanları düşününce, tanıdığım, özellikle genç, herkesin benden daha iyi bir müzik zevki geliştirmiş olması lazımdı. Ben, ailenin müzik konusunda yeteneksizi olarak, “neden çevrede en kötü durumda olan ben değilim” diye bakınıyorum. Benden iyi durumda olanlar neyse ki az değil, ama olması mümkün olanın çok altında. Bu ortalamada yaşama aşkına nereden kapıldık diye çok sorguladım. Bir gün şunu anladım, ortalamadan çıkmak için uğraşmak çalışmak çok gerekiyordu eskiden. Ortaokuldayken bir Haydn (No: 104) alabilmek için toplam 4-5 saat tren yolculuğu yaptığımı hatırlıyorum. Bu uğraşma mecburiyetinden hep şikayet ettik, insanlık olarak ve çok çabaladık hayatın bu tür detaylarını kolaylaştırmak için. Bugün Cats’ten bir şarkıya takıldım, bulmam iki dakika sürmedi. Bu kolaylıklar ve bilgiye, referansa, temelde “düşünmeden düşünmüş gibi sonuca erişme” lüksünün sonucu olarak ortalamadan kaçmanın kıymeti kalmadı.

Tabii işin “hatırlama” tarafı da var. O Von Karajan 104. hala rafta duruyor, satan dükkan en son baktığımda ya büfe ya da çakmakçı falan gibi bir şey olmuştu. Istanbul gibi bir şehirde tarihin içinden koşarcasına geçip işe, eve, TV dizilerine kavuşma çabasıyla yaşamak insanın odağını içinde bulunduğu 8-12 saatlik dilime, gelecek maaş gününe ve ilk yaz tatiline sınırlıyor. Assos’a gidip Behramkale neresi, insanı kim, kültür nasıl değişerek bugüne kadar gelmiş diye öğrenmeden merak da etmeden, bir kere olsun Roma yolunda yürümeden, Kadırga Koyu sahilinde yüzüp eve dönmek tarihle en yakın temas halini alıyor.

Dolayısıyla “düşünmek” ve “hatırlamak” için sanki eskisi kadar büyük bir ihtiyaç duyulmuyor, ve bu da çoğunluğu rahatsız etmiyor. Bu şartlarda, yolda gördüğüm her sakat köpeğe, her dilencinin hangi dilde konuştuğuna, Fenerbahçe’de ters yollara giren arabaların marka model dağılımlarına dikkat etmenin, bunları yorumlamanın, düşünmenin, ve yazmanın faydasını sorguluyorum, benden başka kaç kişi bunları düşünüyor ki diye endişelenerek.

Toplum için endişelenmek bir görev tabii, ne kadar başarıldığı meçhul, faydaları, sonuçları belirsiz de olsa.

Ama insan aklı da “dur” demekle durmuyor. Bir Cuma sabahı Beyoğlu’ndan yukarı çıkarken Galatasaray’daki Akbank’ta geceleyen şanssızlardan birinin gelenden geçenden zorla para almaya çalıştığını görmüştüm. O gün Karaköy’deki Dul Kadın ve en meşhur oğlunun heykelleri dikkatimi çekmişti bakınırken, üzerine bu gelince, kimsenin kimseye faydası olmadığına takılmıştım uzun süre. Babam kızardı başım öne eğik yürüyorum diye. Önüme bakmazsam Kadıköy’de üzerinde Eau yazan su vanalarını nasıl göreceğim? Ya da başımı kaldırmasam Hiram Usta’nın heykelini nasıl göreceğim? Dolayısıyla çevreyi seyretmek lazım, bir kere yere, bir kere göğe, çok kere insanlara bakarak, defalarca. Şimdi bunları unutamıyorsan, bir gün yazmak için keseye atıyorsun…

Düşünmemek, hatırlamamak mümkün olsa, ne iki satır yazmadan, ne de bunu dert etmeden güzel bir hayat geçecek sanırım. Olmuyor ama neyse işte…

Published by

Can Baysal

It is fortunate that I am not famous, as any biographer and or journalist would definitely have problems while gathering information on my background. What I am basically is a renaissance man in modern age with diverse areas of interest and some interconnected subjects of expertise mainly centered around ICT.