Yazmak, yazmamak

Bugün kıymetli birine “sen yazmamış gibi, ben de okumamış gibi yapsaydık” dedim bir yazısı için. Devamı uzundu, ne orada uzattım, ne de burada yazmayı istiyordum. ama o kadar beni düşündürmeyi beceren bir insan ki, kafamda dönen düşünceler durmadı bir türlü…

Bu ara çok yazmak, okumak istemiyorum. Ama seyredebileceğim en ticari Amerikan dizisi de, dinleyebileceğim en pespaye müzik de kafamı durdurmuyor. Okumamış gibi olmakla, yazmamış gibi yapmakla, düşünmemiş ve düşünmüyor ve düşünmeyecek gibi olmaya çalışmakla bir şey değişmiyor.

Çok fazla kelebek uçuyor kafamda, ama sık sık dönüp gelen bir tanesi var. Kendi kıymetinden şüphesi olanlar saygı görme peşinde, kendi aklından şüphesi olanlar akıl verme derdinde. Kimlik, aile, aşiret, kabile, millet, çevre, aşk, dostluk, arkadaşlık, para, bilgi, zeka, cazibe, güzellik, güç… Herkes birşeyi ispat etme, bir şeye ulaşma, bir şey olma derdinde. Hepsinin ortasında merkezinde kabullenilme ihtiyacı var.

Kabullenilmek için önce insanın kendisini kabul etmesi lazım. İşte o yok sanırım ortamda. Hemen herkes başkalarının kabulüne, saygısına göz dikmiş durumda. Az sayıda istisna var, kendini anlamaya, kabul etmeye, keşfetmeye çalışan.

Ben neredeyim o ayrı bir soru. Çok soruyorum, az yazıyorum, çok okuyorum, az konuşuyorum bu ara. Net olarak bildiğim şeyler fazla değil, soruları nispeten daha iyi biliyorum, en azından cevaplara ihtiyacım olduğundan şüphem yok dolayısıyla. Babam özet olarak “herkese çocukluğundaki hayat daha güzel görünür” derdi. Haklıymış, ama haklılığının ne kadarı büyüdükçe bizim değişmemizden, ne kadarı hep beraber, el birliğiyle hayatı batırmamızdan onu bilemiyorum.